KIZ – O.HENRY

Kasım 5, 2008

(Girl – O’Henry)

962 No’lu cam kapının üzerinde yaldızlı harflerle ‘ Robbins&Hartley, Borsa’ yazıyordu. Katip gitmişti, saat 5′i geçiyordu ve temizlikçi kadınlar bulutların gölgesiyle kaplanan yirmi katlı ofis binasına akın etmeye başlamıştı. Aralık pencerelerden sıcak limon, kömür ve yağ kokuları geliyordu.

Elli yaşlarındaki, şişman, çapkın, lüks otel odalarında gecelemeye alışık Robbins, ortağının sadece ev ile iş arasında mekik dokumasını kıskanıyormuş gibi yaptı.

- Bu nemli gecede bir şeyler yapmakta nesi, siz evde oturanlar şimdi ay ışığında, verandada, çekirge sesleri arasında, elinizde içki kadehleri oturacaksınız…

Yirmidokuz yaşındaki, ağırbaşlı, düzgün yüzlü, sinirli, zayıf biri olan Hartley:

- Evet, Floralhurst’de bilhassa kışın geceler çok soğuk geçer. dedi.

O sırada, esrarengiz tipli bir adam kapıdan içeri girdi ve Hartley’e:

- Kızın nerede oturduğunu buldum. diye, dedektiflere özgü şekilde fısıldadı.

Hartley, tatsız bir yüz ifadesiyle kaşlarını çatarak dedektife baktı ama tam o sırada Robbins, bastonunu aldı, kravat iğnesini taktı ve nazik bir gülümsemeyle selam verip, şehrin eğlenceli hayatına karışmak üzere kapıdan çıktı.

Dedektif, daha doğal bir ses tonuyla:

- İşte adresi burada. dedi.

Hartley, adamın ajandasında kurşun kalemle adresin yazılı olduğu sayfayı yırtıp aldı. Kağıtta ‘ Vivienne Arlington, 341.  Cadde, Bayan McComus eliyle’ yazıyordu.

Dedektif: ‘Buraya bir hafta önce taşınmış, takip etmemi isterseniz, şehirdeki herkes kadar iyi bir iş çıkartırım, günde sadece 7 Dolar ve masraflar…ayrıca günlük rapor da veririm, daktiloyla yazılmış şekilde..’ diye devam etti.

Borsacı ‘Takip etmene gerek yok’ diye dedektifin lafını kesti.

- Sadece adresini istemiştim, başka türlü bir şey değil, borcum ne kadar?

- Bir günlük çalışmanın karşılığı, bir onluk verseniz yeterli.

Hartley, adamın parasını ödedi ve gönderdi. Sonra ofisten çıktı, Broadway’e giden bir tramvaya bindi, şehri bir uçtan uca geçip, doğuya giden tramvay, Hartley’i bir zamanlar şehrin gururu ve şerefi olan ama şimdi eskimiş yapılarla dolu, eskipüskü bir caddede indirdi.

Biraz yürüdükten sonra, aradığı binaya geldi, bu yeni, büyük bir evdi, evin ucuz, taş kapısında, ‘Vallambrosa’ gibi görkemli bir isim kazılmıştı. Yangın merdivenleri zigzaglar çıkarak evi dolanıyordu ve öteberide kuruyan çamaşırlar, eski eşyalar, ve yaz sıcağının sokağa fırlattığı, ciyaklayan çocuklar vardı…orada, burada tüm bu çeşitli ıvırzıvırın içinde plastik bir bitki bu krallığın kime ait olduğunu sorar gibiydi…bitkilere mi, hayvanlara mı, eşyalara mı..

Hartley, McCommus yazan zile bastı, kapı otomatiğine ard arda basıldı ve kapı açıldı, gelen bir dost mu yoksa bir alacaklı mı endişe içinde bekleyerek, sanki bir an misafirane, bir an şüpheyle basılmıştı otomatiğe…Hartley, apartmanın içinde bir dostunu arayan birinin edasıyla merdivenleri tırmanmaya başladı, sanki elma ağacına tırmanan ve aradığını bulunca duracak olan bir oğlan çocuk gibiydi..

Dördüncü katta, açık bir kapının önünde Vivienne’in durduğunu gördü, kız, adamı içten, hoş bir gülümsemeyle, içeri buyur etti, adam için pencerenin kenarına bir sandalye çekti, kendisi de gece olunca canavara dönüşen Dr. Jeykıl ve Mr. Hyde gibi, gündüz üzerleri maskelenmiş, örtülmüş kanepeye oturdu.

Hartley, konuşmaya geçmeden önce kızın yüzüne çabuk, kritize eden ve onaylayan bir bakış fırlattı ve kusursuz bir seçim yaptığına karar verdi.

Vivienne, yirmibir yaşındaydı, safkan Sakson ırkındandı, saçı parlak altın sarısıydı, pırıl pırıl parlıyordu, cildi fildişi gibi berrak, derin, mavi gözleriyle sanki bir denizkızı ya da keşfedilmemiş bir dağda yaşayan orman perisini andırıyordu. Güçlü ve doğal, zarif bir yapısı vardı, kuzey ırkının açık seçik tüm çizgilerine rağmen, tropiklere ait bir havası da vardı, nadir bulunan bir çiçek veya süt beyazı bir kumru kadar hayranlık uyandıran, mükemmel bir tabiat şaheseri gibiydi.

Beyaz bir etek ve siyah blüz giymişti, baloda kaz çobanı kız kılığına girmiş bir düşese benziyordu.

Hartley: Vivienne, geçen mektubuma cevap yazmadın, nereye taşındığını bulmak neredeyse bir haftamı aldı, seni görmek için ne kadar sabırsızlandığımı ve cevabını duymak için merak ettiğimi bildiğin halde, niçin beni merak içinde bıraktın? dedi.

Kız, hülyalı  hülyalı pencereden baktı.

- Bay Hardley, size ne diyeceğimi bilemiyorum, teklifinizin tüm avantajlarını düşündüm, ve bazen sizinle olursam çok rahat edeceğimi düşünüyorum, ama sonra şüpheye düşüyorum, ben şehir yaşamına alıştım, sessiz sakin bir kasabaya kendimi bağlayamayacağımdan korkuyorum.

- Hayatım, arzu ettiğin her şeye sahip olacağını sana daha önce söylemedim mi? Bunu yapacak gücüm var, tiyatroya gitmek, alışveriş yapmak için ve dostlarını ziyaret için ne zaman istersen şehre gidebileceksin. Bana güvenmiyor musun?

- Sonuna kadar güveniyorum. Sen çok nazik birisin ve alacağın kız çok şanslı olacak, Montgomery’lerdeyken senin hakkındaki her şeyi öğrenmiştim…

- Ah, Montgomery’lerin evinde seni ilk gördüğüm akşamı hatırlıyorum…Bayan Montgomery bütün akşam boyunca seni anlatmıştı, bence az bile söylemişti, o akşam yemeğini asla unutmayacağım, hadi Vivienne, söz ver bana, seni istiyorum, benimle geldiğine asla pişman olmayacaksın, kimse sana daha güzel bir yuva veremez.

Kız içini çekti ve üst üste koyduğu ellerine baktı.

Birden Hartley’in içini bir kıskançlık şüphesi kapladı:

- Söylesene Vivienne, başkası…başka biri mi var?

Kızın yanakları ve boynu bir gül gibi kızardı.

Biraz şaşırtıcı biçimde, ‘ Böyle bir şeyi sormamalısınız Bay Hartley’ dedi.’ Ama size söyleyeceğim, evet biri var ama ona hiçbir söz vermedim,  hiçbir hakkı yok yani.’

Hartley, ‘Adı ne?’ diye ısrar etti.

- Towsend.

- Rafford Towsend mi!

Hartley sinirle bağırdı, ‘Bu adam seni nereden tanıyor! Onun için yaptığım onca şeyden sonra!

Pencereden bakan Vivienne, ‘Arabası az önce park etti, cevabı o verir size, Ah, ne yapacağımı bilmiyorum!’ dedi.

Kapı zili çaldı, Vivienne, çabucak otomatiğe bastı.

Hartley, ‘Sen burada kal, onunla ben konuşacağım’ dedi.

Towsend, ince tüvit takımı, Panama şapkası ve kıvrımlı siyah bıyığıyla İspanyol asilzadelerine benziyordu, merdivenleri üçer üçer çıktı, Hartley’i görünce durdu, aptallaşmış gözüküyordu.

Hartley, parmağıyla merdivenleri göstererek, kesin bir dilee:

‘Git buradan’ dedi.

Towsend, şaşkın ‘Merhaba, neler oluyor? Burada ne arıyorsun eski dostum?’ dedi.

Hartley, tekrar ‘Git buradan,’ dedi. ‘Orman kanunu? Çakalların seni parçalamasını mı istiyorsun?

Towsend, korkusuzca ‘Banyodaki borularla ilgili bir tesisatçı için buraya geldim’ dedi.

-  Pekala, bu yalanlarını o hain ruhuna sakla ve git buradan.

Towsend, merdivenlerden aşağı inerken bir küfür bastı, Hartley de tekrar kur yapmaya devam etti.

- Vivienne, seni istiyorum, daha fazla red cevabı veya oyalanmaya gelemem.

- Beni ne zaman istiyorsun?

- Hemen şimdi, hazır olur olmaz..

Kız, Hartley’in önünde sakin bir şekilde ayakta durup, gözlerine baktı.

- Heloise oradayken, senin evine gelebileceğimi düşünebiliyor musun?

Hartley, bu beklenmedik darbeye şaştı, kollarını çapraz kavuşturup, halının üzerinde bir o yana, bir bu yana yürüdü.

- Heloise gidecek, o kadının hayatımı mahvetmesine ne diye izin vereceğim ki! Geldiğinden beri  başıma dert açmaktan başka işe yaramadı, haklısın Vivienne, sen eve gelmeden önce Heloise’in gitmesi gerek, fakat gidecek, kararlıyım, ona kapımı kapayacağım.

- Ne zaman yapacaksın bunu?

Hartley, dişlerini sıktı ve kaşını kaldırdı, kararlı bir şekilde:

- Bu gece. Onu bu gece göndereceğim. dedi.

- O  halde, cevabım evet, istediğin zaman beni almaya gel.

Kız, adamın yüzüne samimi, tatlı bir gülümsemeyle baktı. Hartley, hayalininin gerçekleştiğine inanamıyordu, o kadar tatlıydı ki…

- Bana şerefin ve namusun üzerine söz vermeni istiyorum.

Vivienne yavaşça,

- Şerefim ve namusum üzerine söz veriyorum. dedi.

Adam kapıda kıza dönüp, mutlu gülümsedi ama yine de inanamıyor gibiydi olanlara.

Hartley, parmağını yukarı kaldırarak kıza ‘yarın’ diye hatırlattı.

Kız içtenlikle gülümseyerek ‘yarın’ diye tekrarladı.

Yarım saat kırk dakika sonra, Hartley, Floralhurst’te trenden indi. Kısa bir yürüyüşten sonra bakımla bir bahçe içindeki, iki katlı güzel bir evin kapısına geldi, yarıyolda siyah saçlı, beyaz yazlık bir elbise giymiş bir kadın adamı karşıladı.

İçeri girince, kadın:

- Annem burada, onu alması için birazdan araba gelecek, akşam yemeğine gelmişti ama akşam yemeği yok.

Hartley: Sana söylemem gereken bir şey var dedi.

- Sana bunu incitmeden söylemek istiyorum,

Hartley durdu ve kadının kulağına bir şey fısıldadı.

Karısı çığlık attı. Kadının annesi salona geliyordu, siyah saçlı kadın tekrar bir çığlık attı, sevilen, şımartılan bir kadının çığlığıydı bu.

- Ah, anne! Biliyor musun, Vivienne bize aşçılığa geliyor! Hani bir yıl Montgomery’lerde aşçılık yapan kız…ve şimdi Billy hayatım, aşağı mutfağa inip, Heloise’i kovman gerek, bütün gün sarhoştu…

SON

BİR MİLYONLUK BANKNOT

27 yaşındayken, San Fransisco’da bir madencilik şirketinde memurdum ve borsadaki her şey hakkında uzman olmuştum, dünyada tek başımaydım, kendi aklım ve lekesiz ismimden başka güvenecek hiçbir şeyim yoktu fakat bunlar ileride zengin olmam için yeterliydi ve müşterilerimde bana yetiyordu.

Cumartesi öğleden sonralarım bana aitte ve küçük bir tekneyle körfezde gezinmeyi adet edinmiştim, bir gün biraz açılmayı göze aldım ve açık denize sürüklendim, gece olunca umudum kesilmişti, Londra’ya giden küçük bir gemi beni kurtardı, uzun ve fırtınalı bir yolculuktu ve bir denizci olarak benden ücret almadılar, Londra’da kıyıya çıktığımda elbiselerim berbat olmuştu ve cebimde sadece bir dolarım vardı. Bu para, bir günlüğüne karnımı doyurdu  ve barınmamı sağladı, ertesi 24 saat ne yiyeceğim, ne de yatacak yerim vardı.

Ertesi gün. sabah saat 10 sularında, aç ve yorgun Portland Place’e doğru ayaklarımı sürüyordum…bir mürebbiyenin gezdirdiği bir çocuk, bir ısırık koparttığı, kocaman, parlak bir  armudu çöpe attı, ağzım sulandı, midem kazındı, tüm benliğim çöplükteki armudu istiyordu fakat almak için her harekete geçişimde, gelip geçenlerin baktığını sanıyordum, ilgisiz, armut hiç umurumda değilmiş gibi davranmaya çalıştım, ama bir türlü armudu alamıyordum. Arkamda biri pencereyi açtı ve bir beyefendi bana seslendi:

- Lütfen içeri gelir misiniz?

Yaşlıca, iki beyin oturduğu, lüks görünümlü bir odaya alındım, beyler uşağı aşağı gönderdiler, meğerse, bu iki kardeş birkaç günden beri hoş bir konuda tartışıp duruyorlarmış, sonunda İngilizlerine hep yaptığı gibi bu konu üzerine bahse girmeye karar vermişler.

Bank of England’ın yabancı bir ülkeyle ilgili özel bir amaç için 1 milyon poundluk iki banknont çıkarttığını hatırlarsınız, şu veya bu nedenden ötürü sadece biri kullanıldı ve iptal edildi, diğeri hala banka kasasında duruyordu. Şimdi, bu iki kardeş, Londra’da hiç arkadaşı olmayan, dürüst, zeki ve yabancı birininin cebinde bu banknotla neler yapabileceği hakkında tartışmaya girmişlerdi.

Birinci kardeş, adamın açlıktan öleceğini, öteki ise ölmeyeceğini iddia ediyordu, birincisi adamın banknotu bir bankaya verdiği anda tututlanacağını söylüyordu, tartışma, ta  ikinci kardeş, “20.000 dolara bahse girerim ki, adam hapse girmeden, bu şekilde bir ay idare eder” deyinceye kadar sürdü. Öteki kardeş, iddiayı kabul etti. Diğer kardeş, bankaya gitti ve bankonutu aldı, sonra iki kardeş pencerenin önünde oturup, banknotu verecek doğru adamı beklemeye karar verdiler.

Pekçok dürüst yüzlü insan görmüşlerdi ama yeterince zeki değildi, zeki olanlar da dürüst değildi, kimisi yeterince yoksul değildi, kimisi de yabancı değildi. Beni görene kadar herkeste bir kusur bulmuşlardı. Sonunda bende karar kılmışlar ve beni seçmişlerdi. Ben de niçin çağrıldığımı bilmeden bekliyordum, hakkımda sorular sordular, onlara hikayemi anlattım ve sonunda bana amaçlarını anlattılar. Sonunda da benim amaçları için uygun kişi olduğumu söylediler, çok memnun olduğumu belirttim ve amaçlarının ne olduğunu sordum, sonra bir tanesi bana bir zarf verdi amacın ne olduğunun zarfın  içinde yazdığını söyledi, zarfı açacakken ‘hayır’ dediler, zarfı evime götürmemi, dikkatle saklamamı ve aceleye getirmememi istediler, şaşırmıştım, meseleyi daha ayrıntılı öğrenmek istiyordum ama anlatmadılar, ben de benimle dalga geçtiklerini, bir tür şaka yaptıklarını düşünerek, kendimi küçük düşürülmüş, hakarete uğramış hissederek evlerinden ayrıldım. Böyle zengin ve güçlü insanların hakaretlerine alışkın değildim ama katlanmak zorunda kalmıştım.

Artık tüm dünyanın gözü önünde armudu alıp, rahatça yiyebilirdim ama kaybolmuştu, bu talihsiz görüşme yüzünden armudu da kaybetmiştim, ve armudu düşünmek bu adamlara karşı duyduğum hisleri yumuşatmamıştı, adamların evini geride bırakır bırakmaz, zarfı açtım ve içinde para olduğunu gördüm. Bu kişiler hakkındaki görüşlerim değişti, hiç vakit kaybetmeden parayı yeleğimin cebine koydum ve en yakın ve ucuz lokantanın yolunu tuttum, üff nasıl yedim!..artık yiyemeyecek hale gelince, katlanmış parayı aldım ve düzleştirdim, bir göz atınca az kalsın bayılacaktım! Beş milyon dolar! Başım dönüyordu…

Kendime gelinceye kadar oturup, banknota baktım durdum, en tuhafı  garsonun haliydi, orada durmuş, şaşkın şaşkın banknota bakıyordu, orada yapılacak en mantıklı şeyi yaptım, banknotu garsona uzattım ve

” Lütfen bozar mısınız? ” dedim.

Garson tekrar normal haline geldi ve binlerce özür dileyerek, banknotu bozamayacağını söyledi. Banknota dokunmaya bile korkuyor gibiydi, sanki kutsal bir şeymiş gibi..

“Sizin için uygun olmadığı için kusura bakmayın ama başka param yok, bozmanız için ısrar ediyorum” dedim.

Fakat garson bunun sorun olmadığını, başka zaman meseleyi halledebeliceğimizi söyledi, bir daha bu taraflara uğrayamayabilirim dedim ama önemli olmadığını, bekleyebileceğini, ne zaman istersem o zaman gelip, ödeyebileceğimi, benim kadar zengin bir beye güvenmekten korkmadığını söyledi, tam o sırada bir başka müşteri içeri giriyordu, garson beni kapıya kadar selamlayarak geçirdi, ben de tekrar o iki kardeşi ve evlerini bulmak için yola çıktım, polis beni tutuklamadan filan yaptıkları hatayı düzeltmelerini isteyecektim..bayağı sinirli ve korkmuştum, bir serseriye bir poundluk banknot yerine 1 milyon poundluk banknot verdiklerini farkedince, kızacaklarını düşünüyordum, evlerine yaklaştıkça heyecanım arttı, ortalık sessizdi, sanırım daha durumu farketmemişlerdi, aynı uşak kapıda belirdi, iki beyi sordum.

Uşak, soğuk bir şekilde ‘ Beyefendiler gittiler” dedi.

- Gittiler mi? Nereye gittiler?

- Seyahata çıktılar..

- Ama nereye?

- Amerika’ya sanırım..

- Amerika mı?

- Evet efendim.

- Neyle?

- Söyleyemem efendim…

- Ne zaman dönecekler?

- Bir ay sonra.

- Bir ay mı! Off, bu korkunç! Onlarla nasıl konuşabilirim bir fikir verin, çok çok önemli.

- Gerçekten hiçbir fikrim yok efendim, nereye gittiklerini bilmiyorum..

- O zaman aileden bir başkasını görmeliyim.

- Aile de yurt dışında..aylardır..galiba Mısır veya Hindistan’dalar..

- Bak ahbap, korkunç bir hata oldu, akşam olmadan dönmeliler, onlara burada olacağımı söyler misin? hata düzelene kadar gelmeye devam edeceğim, korkmalarına gerek de yok..

- Geri dönerlerse size söylerim ama hiç sanmıyorum, sizin bir saat sonra buraya geleceğinizi söylemişlerdi, fakat şunu söylemeliyim ki, tam vaktinde buraya gelecekler ve sizi bekleyecekler.

Böylece oradan ayrıldım, neredeyse aklımı kaçıracaktım, tam vaktinde burada olacaklar da ne demekti? Belki mektup da her şeyi açıklamışlardı, mektubu unutmuştum, alıp okumaya başladım:

” Sen yüzünden belli ki, akıllı ve dürüst bir insansın, bir yabancı ve yoksul biri olduğunu biliyoruz, zarfın içinde bir miktar para bulacaksın, bu parayı sana 30 günlüğüne faizsiz borç olarak verdik, süre bitmeden bunu eve bildir, senin üzerine iddiaya girdik, eğer ben kazanırsam, her halikarda, hediyeni alacaksın.

Ne adres, ne imza, ne de tarih vardı…

Tüm bunlar benim için zor bir bilmece gibiydi, bana nasıl bir oyun oynadıklarını bilmiyordum, bu iş benim iyiliğime miydi, kötülüğe miydi? Bir parka gittim, oturdum ve tüm bu olanları ve yapabileceğim en iyi şeyin ne olacağını düşündüm.

Bir saat sonra düşüncelerim aşağıdaki şekle dönüşmüştü:

Bu adamlar benim belki iyiliğimi, belki de kötülüğümü istiyorlardı, buna karar veremezdim, boş verdim, ya bir oyun oynuyorlardı, ya da bir deney yapıyorlardı, bunun ne olduğuna da karar verememiştim, buna da boş verdim, benim hakkımda bahse girmişlerdi, ne hakkındaydı bu bahis? Buna da boş verdim, karar veremeyeceğim şeyleri bıraktım, geride somut, sınıflandırılmış, etiketlendirilmiş, kesin tek şey kalmıştı, eğer Bank of England’a gider ve bu bankontun sahibi olan adama kredi vermelerini istersem verirlerdi, çünkü ben tanımasam da onlar adamı tanıyorlardı, fakat bu parayı nasıl elde ettiğimi soracaklardı, onlara gerçeği söylersem beni tımarhaneye atarlardı veya yalan söylersem hapsi boylardım, bununla borç filan almaya kalksam da aynı şey başıma gelecekti, istesem de istemesem de, bu büyük yükü adamlara geri dönene kadar taşımak zorundaydım, benim için bir avuç kül kadar faydasız bir şeydi, ama yine de bir yandan geçimimi sağlarken, banknotu da iyi saklamak ve korumak zorundaydım, kimseye veremezdim, ne dürüst bir vatandaş, ne de karayolu şerifi kabul ederdi, bu iki kardeş ise güvendeydiler, banknotlarını kaybetsem veya yaksam bile, yine de güven içindeydiler çünkü ödemeyi durdururlar ve banka onlara yeniden kredi açardı, ama benim bir ay masraf yapmadan ve kar etmeden geçinmem gerekiyordu.

Şu bahis herneyse onu kazanana ve bana verdikleri sözü tutana dek bunu yapmalıydım. Durumumla ilgili epey düşündüm, ümidim arttı, şüphesiz bana söz verilen ücret büyük olmalıydı, bir ay sonra başlayacaktı ve o zaman rahat edecektim. Az sonra kendimi bayağı iyi hissetmeye başlamıştım, bu arada caddelerde serseri serseri geziyordum, bir terzi dükkanının önünde durdum, üzerimdeki pılıpırtıyı atıp, doğru dürüst bir şeyler giymek istedim ama ücretini ödeyebilir miydim? yanımda bir milyonluk banknottan başka bir şey yoktu ama dükkan beni kışkırtıyordu, aşağı, yukarı belki altı kez dükkanın önünde gezindim durdum, sonunda pes ettim ve içeri girdim, sormak zorundaydım, bana uygun eski, atılmış bir giysileri olup olmadığını sordum, konuştuğum adam başını sallayıp başka birini çağırdı ve bana cevap vermedi, işaret ettiği adamın yanına gittim, o da yine cevap vermeden, tek söz etmeden başıyla başka birine gönderdi. Adamın yanına gittim.

Adam beni bir odaya aldı, bir yığın beğenilmemiş takım içinden, en kötüsünü benim için seçti, üzerime giydim ama üzerime oturmadı, yeniydi ama çok da kötüydü, onu giymek istiyordum ama bir kusur bulamadım fakat ilgisiz bir şekilde şöyle dedim:

- Parası için birkaç gün bekleyebilir misiniz? Üzerimde hiç bozukluğumu yok da..

Adam son derece sadist bir yüz ifadesiyle,

- Ah, öyle mi? Tabii, zaten beklemiyordum da, sizin gibi beyefendilerin yanlarında çok miktarda bozuk para taşırlar sanırdım da..

Bozulmuştum,

- Dostum, bir insanı her zaman üzerindeki giyselere bakarak yargılamamalısın, bu takımın parası pekala da ödeyebilirim sadece seni o kadar büyük bir parayı bozmak zorunda bırakmak istemiyorum.

Bu sefer tavrını biraz değiştirdi ama yine de havalı bir şekilde,

- Sizi kırmak istemedim ama taşıdığınız miktarı bozamayacağımız sonucuna varmanızı düşünmenizi istemedim, tam tersine bozabiliriz.

Banknotu ona uzattım ve

- Madem öyle, kusura bakma… dedim.

Adam gülümseyerek parayı aldı, öyle bir gülümseme ki, hani suya taş atarsınız da, dalga dalga yayılır ya aynen öyle, tüm yüzü gülümsemekten kırıştı, sonra elindeki banknota bir gözattı ve gülümsemesi yüzünde dondu, sapsarı kesildi, Vezüv yanardağının lavları gibi kızardı, bozardı, bir gülümsemenin böyle başlayıp, bitmesini daha önce hiç görmemiştim. Dükkanın sahibi ne olduğunu anlamamıştı.

- Şey, ne oluyor? Mesele nedir? Ne istiyor?

- Bir mesele filan yok, sadece paramın üstünü bekliyorum.

- Hadi, hadi Tod, şuna parasının üzerini ver.

- Üzerini ver demesi kolay efendim ama şuna bakar mısınız?

Mağazanın sahibi parayı aldı, şöyle bir baktı ve bir ıslık çaldı, beğenilmemiş elbiseler yığının bir tarafa atıp, heyecanlı heyecanlı ve kendi kendine konuşuyormuş gibi konuşmaya başladı.

- Çılgın bir mültimilyonere şu rezil giysiyi satmaya kalkmak ha!Salak Tod, sen doğuştan salaksın!Milyonerleri mağazamızdan uzaklaştıracak, bir milyoneri, bir serseriden ayırtetmeyi bilmiyor!Ah, işte aradığım şey, beyefendi lütfen şunları şöminede yakın, bana bir iyilik yapıp, şu gömleği ve takımı giyin, sade, şık ve mütevazi ve de asilane, yabancı bir Prens için dikilmişti. Bunu bırakmak zorunda kaldı ve onun yerine matem giysisi aldı çünkü annesi ölmek üzereydi ama ölmedi. Herneyse, işte, pantolonlar da oturdu, size çok yakıştı, şimdi de yelek ve ceket..işte mükemmel…harika oldu..

Ben de beğendiğimi söyledim.

- Tabii ki efendim, tabii ki..ama gelin sizin ölçülerinize göre bir şeyler dikelim, Tod bir kağıt, kalem al, bacak: 80 cm, paça genişliği…

Ben tek kelime etmeden tüm ölçümü almıştı ve gündüz giysileri, akşam giysileri, her tür takım için siparişler veriyordu.

- Fakat beyefendi, tüm bu siparişleri veremem ki, ancak parayı bozarsanız…

- Asla efendim! Asla, para sözkonusu bile değil, ne demek? Tod çabuk, vakit kaybetmeden bunları beyefendinin adresine gönder, diğer müşteriler bekleyebilir, beyefendinin adresini al..

- Taşınıyorum o yüzden uğrayıp, yeni adresimi size bırakırım.

- Tabii ki efendim, tabii ki..bir saniye, sizi geçireyim efendim, iyi günler beyefendi, iyi günler..

Eveeet…neler olacağını tahmin ettiniz değil mi? İstediğim her şeyi almaya kalktığımda, banknotu bozdurmak istiyordum, bir hafta içinde istediğim tüm ihtiyaçlarıma ve lüksüme sahip olmuştum, Hannover Meydanı’ndaki  pahalı bir otelde kalıyordum, akşam yemeklerimi orada yiyordum ama kahvaltımı milyonluk pound’umla ilk gittiğim Harris’in mütevazi lokantada yapıyordum. Yeleğinin cebinde bir milyon pound ile dolaşan yabancı olarak ünüm her yere yayılmıştı, neredeyse bir tür azizdim..Harris o kadar müteşekkirdi ki, bana borç vermekte ısrar etti, harcayacak param vardı ve zenginler, ünlüler gibi yaşıyordum.

Doğallıkla, şehrin şöhretli kişilerinden birisi olmuştum, İngiliz, İskoç ve İrlanda gazetelerinde ‘yelek cebinde milyonluk banknotla gezen adamın son yaptıkları, ettikleri’ne rastlamamak imkansızdı. Başta bu gazetelerde dedikodu sütunlarının dibindeydim, sonra şövalyelerin, baronların, en üst sınıftaki insanların yerlerine geçtim…fakat bu ün sayılmazdı, kötü şöhret gibi bir şeydi, sonunda Punch mizah dergisinde karikatürüm de yayınlandı! Benim hakkımda şaka yapılabiliyordu ama yine de kabaca değil, gülünç değildi, karikatür bile saygındı, bana gülümsüyorlardı ama kahkaha atmıyorlardı. Kimsenin umurunda olmayan bir kişiyken, rahat rahat kahvaltısını bile yapamayan biri olmuştum.

Şöhretimin onuncu gününde, Amerikalı bir bakana saygılarımı sunma görevi yapacaktım. Onun babasıyla, benim babamın çocukken çok samimi okul arkadaşı oldukları da ortaya çıktı ve beni evine davet etti. Ben de hevesle kabul ettim. Son ana kadar bakana her şeyi anlatmayacaktım, bunu şimdiden göze alamazdım, yeni birine tüm sırları anlatmak için henüz tehlikeliydi, ama bir şekilde bakanın içinde bulunduğum bu durumdan kurtaracağını düşünüyordum, aldığım tüm bu borçlara karşın, alacağım ücretin sınırlarında kalmalıydım, tabii ne ücret alacağımı da bilmiyordum, herkes bana borç vermeye can atıyordu, dikkatli ve tutumlu olursam, bir aylık süre dolduğunda ve iki kardeş seyahatlerinden döndüklerinde, bana vaadettikleri hediyeyi almaya hak kazanacağımdan, her şeyin yoluna gireceğinden emindim.

Bakanın yemeği ondört kişilik hoş bir yemekti. Shoreditch dükü ve düşesi, onların kızı Lady Anne, Newgate örl’ü ve kontesi, birkaç ünvansız kişi, bakan, karısı ve kızı, ve kızının arkadaşı olan, 22 yaşındaki, Portia adlı bir kız ki, iki dakika içinde Portia ve ben birbirimize aşık olmuştuk! Gözlüklerim olmadan bile bunu görebiliyordum. Bir de Amerikalı misafir vardı, neyse konuyu dağıttım, misafirler yemek odasındayken ve geç gelenleri onaylamaz bakışlarla süzerlerken uşak yeni gelen misafiri anons etti:

- Bay Llyod Hastings.

Geleneksel hoşbeşlerden sonra, Hastings beni farketti ve samimi bir şekilde elini uzattı ama tam elimi sıkacakken, utangaç bir tavırla durdu.

- Özür dilerim beyefendi, sizi tanıdığım biri sandım.

- Beni tanıyorsun ya eski dostum.

- Siz, siz….

-  Banknot canavarı, evet! Beni bu lakapla çağırmaktan çekinme, alıştım.

- Vay, vay ne sürpriz, Bir, iki kez sizin isminizi lakabınızla birlikte görmüştüm ama fakat sözü edilen Henry Adams’ın  siz olduğunu hiç düşünmemiştim. Altı ay önce, Frisco’da maaşlı bir memurdunuz, fazla mesai ücreti için akşamlara kalırdınız, istatistikleri düzenlememe yardım ederdiniz, sizin Londra’da bir milyoner ve büyük bir şöhret olduğunuzu düşünmek! Sanki film gibi. Bunları kafam almıyor dostum, bana biraz vakit ver aklım başına gelsin.

- Gerçek şu Llyod, ben de senden farklı değilim, ben de bu olanları anlayamıyorum.

- Azizim, bu çok çarpıcı değil mi? Şu Miner’s lokantasına gideli daha üç ay olmadı mı?..

- Yok, What Cheer lokantasıydı..

- Doğru, What Cheer idi…gecenin ikisinde gitmiştik, altı saat şu Extension belgeleri hakkında kafa patlattıktan sonra, pirzola yeyip, kahve içmiştik, seni Londra’ya gelmen için ikna etmeye çalışmıştım, tüm masraflarını karşılayacaktım, satışı başarırsam sana misliyle maaş verecektim, ama sen beni dinlememiştin ve şimdi buradasın, tüm bunlar ne kadar tuhaf! Nasıl bu noktaya geldin? Bu inanılmaz çıkışı nasıl yaptın?

- Ah, tamamen tesadüf! Uzun bir hikaye, sana hepsini anlatacağım ama şimdi değil..

- Ne zaman?

- Bu ayın sonunda.

- Yapma ya, şunu bir hafta yap.

- Yapamam, senin ticari işlerin nasıl gidiyor?

Neşesi bir anda kayboldu ve içini çekerek şöyle dedi:

- Sen gerçek bir kahinsin, gerçek bir kahin. Keşke gelmeseydim, bu konuda konuşmak istemiyorum.

- Ama anlatmalısın, her şeyi anlat. tüm hikayeyi bilmek istiyorum, kelimesi kelimesine..

- Sana çok müteşekkirim, sonunda tekrar insancıl birinin ilgisini buldum, tüm olanlardan sonra…Tanrım! Önünde diz çökmek istiyorum.. elimi sıkıca kavradı, şu İngiliz’lerin abartılı adetleri yüzünden, öncelik sırası konusunda bir türlü mütabakata varılmadığı için beklenen akşam yemeği olmadı. İngilizler bu riski bildikleri için akşam yemeğine gitmeden önce daima yemeklerini yerler, ama yabancıları kimse bu konuda uyarmaz ve onlar da tuzağa düşerler. Ama bu sefer kimse kırılmadı, herkes yanına bir hanımefendi alıp salona geçti, fakat orada tekrar anlaşmazlık çıktı, Shoreditch Dük’ü birinci sırayı almak istiyordu ve masanın başına oturdu, ona göre bakan monarşiye tabii olmadığından daha ikinci sırada geliyordu. Akşam yemeği böylece dedikodularla, çözülmez asalet konusuyla geçti, sonunda tekrar salona geçtik ve balıkla, çilek yedik, oyun oynadık, İngilizler asla zevk için oyun oynamazlar, eğer bir şeyler kazanırlarsa ya da kaybederlerse ona oyun derler..

Bayan Langham ve ben çok iyi vakit geçirdik, onun varlığından müthiş büyülenmiştim, ikimiz de çok mutluyduk, ona onu sevdiğimi söyledim, saçlarına kadar kıpkırmızı kesildi, fakat o da beni sevdiğini söyledi. Hayatımın en güzel akşamıydı, ona dürüst davrandım, milyonluk banknotumun dışında, tek kuruşumun olmadığını söyledim. Ve ona tüm hikayeyi ta başından anlattım, az kalsın gülmekten ölecekti. Ona maaşa geçene kadar çeyrek yıl kadar beklemesi gerektiğini de anlattım, fakat aldırmadı, masraflar konusunda benim mümkün olduğum kadar dikkatli davranmamı söyledi.

- Portia, hayatım, bu yaşlı beylerle tekrar yüzleştiğimde yanımda olmak ister miydin?

- Hayır, yanında olmam seni rahatlatacaksa olur ama uygun olur mu sence?

- Hayır, uygun olacağını sanmıyorum, aslında, uygun olmamasından korkuyorum..

- O halde uygun olsun, olmasın, geleceğim…yardım edeceğim için çok mutluyum..

- Yardım etmek mi? Ettin bile, sen öyle güzel, öyle tatlı ve şanslısın ki, o adamlar gelince maaşımı katlayacağım, bir şey demeye yürekleri yetmeyecek.

Kızın gözlerinin nasıl mutlu mutlu parladığını görmeliydiniz.

- Seni hınzır, söylediklerinin hepsi yalan!Ama yine de seninle geleceğim, belki böylece başkalarının olayları senin gözüyle görmelerini beklemeyi öğrenirsin.

Eve gidene kadar canım sıkkındı, Hastings konuşuyordu ama duymuyordum bile, birlikte evime geldikten sonra, evin konforu ve lüksü hakkındaki sözleriyle kendime geldim.

- Dur bir bakayım şu evine, azizim burası bir saray yavrusu! Henry sadece ne kadar zengin olduğunun farkına varmakla kalmadım, ne kadar yoksul olduğumu da farkettim. Senin yanında ne kadar sefil ve fakir kalıyorum!

Onun bu sözleri beni kendime getirti, tek kuruşum olmadığı halde borca batmıştım, güzel bir kızın mutluluğu avucumun içindeydi ama belki hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir maaşın hayalini kuruyordum! Umutlarım yok olmuştu! Hiçbir şey beni kurtaramazdı!

Arkadaşım ise İngiltere’ye büyük bir fırsat yakaladığını düşünerek gelmişti, ‘Gould ve Curry’ maden şirketini satabilme opsiyonu vardı ve bunu umuyordu, çok çalışmıştı, bu iş için neredeyse tüm parasını harcamıştı, ama kendisine inanacak bir kapitalist bulamamıştı, ayın sonunda opsiyonu sona erecekti. Bitmiş, tükenmişti yani..birden zıpladı ve bağırdı.

- Henry! Beni bu durumdan ancak sen kurtarabilirsin! Bu dünyada beni kurtarabilecek tek kişi sensin.

- Nasıl?

- Bana bir milyonu ver, sakın reddetme!

- Dostum benim tek meteleğim bile yok ki! Ama seni kurtaracağım..

- O halde kurtuldum sayılır, Allah senden razı olsun…

- Bırak da lafımı bitireyim Llyod, seni kurtaracağım ama bu şekilde değil, o kadar çok çalışıp, risk aldıktan sonra, madeni almaya ihtiyacım yok, Londra gibi ticari bir merkezde sermayemi onsuz da çalıştırabilirim, yapacağım şey şu: O maden hakkındaki her şeyi biliyorum, onun muazzam değerini de biliyorum, madeni benim ismimi kullanarak iki hafta içinde 3 milyon dolar nakite satacaksın ve parayı yarı yarıya bölüşeceğiz.

Henry mutluluktan neredeyse evdeki eşyaları dağıtacaktı.

- Senin ismini kullanabilirim, düşünsene! Senin adını duyunca almak için birbirlerine girecekler! Seni hayatım boyunca unutmayacağım!

Bir gün dolmadan haber Londra’da duyulmuştu, evde oturup gelenlere

” Evet, beni referans olarak göstermesini ben istedim, onu da, madeni de tanıyorum, karakteri mükemmeldir, madene gelince bu fiyattan bile daha değerlidir” demekten başka yapacak işim kalmamıştı.

Bu arada tüm vaktimi bakanın evinde, Portia ile geçirdim, ona maden hakkında hiçbir şey söylemedim, sürpriz yapacaktım, bazen ücretten ve bazen de aşktan konuştuk…

Nihayet bir aylık süre sona erdi.

Londra ve County bankasında bir milyon dolarlık kredim vardı. Güzelce giyindim, Portiya’yı da alarak, iki kardeşin evine gittik, kapıyı yine aynı uşak açtı, iki adam oradaydı, yanımdaki harika yaratığı görünce şaşırdılar. Onlara Portia’yı tanıştırdım, bizi oturttular ve çok kibar davrandılar, onlara rapor vermeye hazır olduğumu söyledim.

- Buna memnun olduk, şimdi kardeşim Abel ile girdiğimiz bahsi kazanıp kazanmadığıma karar vereceğim, milyonluk banknot yanınızda mı?

- İşte burada, buyrun

diyerek banknotu ona uzattım.

Adam,

- Ben kazandım! diye bağırdı.

Ve kardeşi Abel’in sırtına vurarak,

- E, buna ne diyorsun kardeşim? diye sordu.

-  Yirmi bin pound kaybettim, buna asla inanamazdım…

- Söyleyecek birçok şeyim var, oldukça uzun bir hikaye, bu bir ayın ayrıntılı hikayesini anlatmak istiyorum, dinlemeye değer bir hikaye…bu arada şuna bir bakın

- 200.000 poundluk bir çek sizin mi?

- Benim, bana verdiğiniz ödünç para sayesinde otuz günün sonunda kazandım.

- İnanılmaz bir şey bu.

- Size ispatlayabilirim.

Bu sefer şaşırma sırası Portia’daydı, gözleri faltaşı gibi açıldı.

- Henry, bu para gerçekten senin mi? Dalga geçmiyorsun ya?

- Benim hayatım, affet beni…hadi artık gidelim…

- Bekle, bekle, sana vaadettiğim iş..

- Şey, çok teşekkür ederim ama bir şey istemiyorum

- Fakat hediyelerimden birini seçebilirsin..

- Tekrar teşekkürler ama istemiyorum

- Henry, beni utandırıyorysun, beylere böyle yarım yamalak teşekkür etmemelisin, senin yerine ben yapabilir miyim?

- Gerçekten hayatım, nasıl istiyorsan…

- Adamın yanına gitti, kucağına oturdu, kolunu boynuna dolayıp, dudağından öptü! O zaman iki yaşlı adam gülmekten katıldılar ama ben donup kalmıştım..Portia devam etti:

- Babacım, Henry sizin hediyenizi almak istemediğini söylüyor ama ben en az senin kadar kırıldım…

- Hayatım, o senin baban mı?

- Evet, benim üvey babam ve dünyanın en iyi babası!

- Ah! Sevgili bayım o halde söylediklerimi geri alıyorum, sizden istediğim bir şey var

- Nedir söyle?

- Damadınız olmak!

- Şeyy, peki ama bunu yapabilecek kapasitede misin bakalım,

- Beni deneyin, ah, yalvarıyorum, sadece 30, 40 yıl verin yeter..

- Tamam ama küçük bir sorum daha olacak..

İkimizin mutluluğunu tasvir edecek kelime bulamıyorum, daha sonra bütün Londra hikayemi öğrendi ve herkes bunu konuştu.

Portia’nın babası, banknotu bankaya geri götürüp, bozdurdu, sonra banka banknotu çerçevelitti ve  bunu bize düğün armağını olarak verdi, o günden beri evimizin en güzel köşesinde asılı duruyor.

SON

Örümçek dede

Ekim 16, 2008

JUDDY ABBOT bir yetimhanede büyümüştü, oraya para yardımı yapan milyoner Jervis Pentleton kızı iyi bir eğitim alması için üniversiteye gönderdi. Kız kendisine John Smith adında yaşlı birinin yardım ettiğini sanıyordu. Yetimhanede gölgesini gördüğü adamın ihtiyar biri olduğunu sandığından, ‘Örümcek Dede’ adını takmıştı. Aslında, bay Pendleton yani Örümcek Dede, Juddy’nin çok sevdiği kız arkadaşı Julia’nın amcasından başkası değildi ama kimliğini kızdan gizliyordu

Okuldaki son yıl Judy’yi okul dergisinin yazı işleri müdür yaptılar, kız roman yazmaya çok meraklıydı ama ilk romanı başarılı olamadı.

Yine de cesareti kırılmadı ve başka bir roman konusu düşünmeye başladı. Bu arada para kazanıp, kendisine yardım eden Örümcek Dede’ye borcunu ödemek istiyordu. Bir yandan romanını yazarken, bir yandan iki öğrenciye ders veriyordu, arkadaşı Sallie’nin dağdaki küçük villasında iki hafta tatil yaptı, Sallie’nin ağabeyi Jimmy ile çok iyi arkadaş oldular. Pendleton ise kızın, Jimmy’ye aşık olmasından korkuyordu.

Nihayet yaz geldi ve iki kız da mezun oldular. Kız, bir yandan ikinci romanın yazıyor, bir yandan da iş arıyordu, Judy, için için Örümcek dede olduğunu bilmeden, Jervis Pendleton’u  seviyordu ama onun gibi zengin bir gencin, yetimhanede büyümüş, fakir bir kızla evlenmeyeceğini düşünüyordu, kendisine yıllardır yardım edenin de Jervis olduğundan haberi yoktu.

Sonunda bir gün Jervis Pendleton cesaretini toplayıp Juddy’ye evlenme teklif etti ama kız ona aşık olmasına rağmen, öyle zengin bir adama kendisini layık görmediğinden bu teklifi reddetti.

Ve, kız arkadaşının çiftliğine gidip kendisini tamamen roman yazmaya verdi. O sırada Jervis Pendleton’un avlanırken fırtınaya tutulup, zatüree olduğu haberi geldi, Juddy çok üzülmüştü, gençkız Örümcek Dede olarak bildiği Jervis’e mektup yazarak, içini dökmüş, aslında Jervis’i ne kadar çok sevdiğini, aşık olduğunu anlatmıştı. Mektubu okuyan Jervis içinden “Artık Judy’nin kim olduğumu öğrenmesi lazım, keşke bunu ona en başta söyleseydim. neyse gelecek Çarşamba Judy buraya gelecek, o zaman ona her şeyi anlatacağım”

dedi.

Judy heyecanlıydı, bir taksiye binmiş, ve örümcek dede’nin şahane malikanesinin önünde inmişti, sonunda onu okutan, maddi yardım eden, yaşlı pinpon biri sandığı milyoneri ilk kez görücekti. İçinden “Örümcek dedeyi ilk kez göreceğim, inanamıyorum” diyordu.

Çekinerek zili çaldı, kapıyı bir uşak açtı: “Lütfen içeri buyrun,  efendim hala iyileşemedi, ziyaretçi kabul etmesi pek doğru değil” dedi. Kızı büyük salona götürdü, o sırada koltukta oturan yakışıklı, genç biri sendeleyerek ayağa kalkıp kıza gülümsedi. Bu Jervis’di.

“Aaa, Jervis! Senin burada ne işin var? Örümcek dede beni görmen için mi çağırdı yoksa? Ne harika bir sürpriz, ama sen hastaya benziyorsun”

O zaman genç adam gülümseyerek

“Judy, örümcek dedenin ben olduğumu anlayamadın mı?” diye sordu.

“Ne! Aman Allah’ım ufak şeylerden anlamalıydım, neden bana söylemedin? Ah sevgili Jervis evlenme teklifini reddettikten sonra o kadar mutsuz oldum ki…” sözlerini tamamlayamadı, iki aşık birbirlerinin kollarına atıldılar.

“Ben de çok mutsuz oldum ama hepsi geçti, biraz daha iyileşince çiftliğe döneriz, düğünü de orada yaparız, benimle evleneceksin değil mi?”

“Ailen kimsesiz biriyle evlenmene itiraz etmeyecekse evlenirim”

“Merak etme ailem seninle evlenmem için ısrar bile ediyor.”

“Bu hayatımın en mutlu günü sevgili Örümcek Dede!”

Judy ve Jervis, birkaç ay sonra, çiftlikteki kır düğünüyle evlendiler. Judy, birkaç yıl sonra çok ünlü bir yazar oldu, yetimhanedeki günlerini anlattığı romanı ençok satanlar listesine girdi. İki de çocukları oldu…onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine..

(a Rose for Emily)

Bekar bayan Emily Grierson ölünce, tüm kasaba cenaze törenine katıldı, erkekler yıkılmış bir abideye gösterdikleri bir tür bağlılık ve saygıdan, kadınlarsa daha çok evin içini görme merakından cenazeye katıldılar. Son on yıl içinde evin uşağı, bahçevanı ve aşçısı dışında kimseyi görmemişlerdi.

Bir zamanlar en seçkin caddemiz olan sokakta, yetmişlerin ağır, parlak tarzında, kubbeli dekorasyonlu, sivri çatılı, yuvarlak balkonları olan, vaktiyle beyaza boyatılmış, büyük bir evdi. Fakat pamuk ayıklama makineleri ve garajlar, çevredeki en saygın kişilerin evlerini bile bozmuştu, sadece Bayan Emily’nin evi kalmıştı ki, o da göz zevkini bozan benzin pompaları ve pamuk vagonlarına karşın, inatla ve koketçe yavaş yavaş çürümekteydi. Ve şimdi Bayan Emily de Jefferson muharebesinde ölen kimi rütbeli, kimi isimsiz Konfederasyon ve Birlik askerlerinin arasında, beton mezarlıkta yatan diğer saygın isimlerin temsilcilerinin yanına gidiyordu.

Bayan Emily, sağlığında kasabalılar için adeta miras kalmış bir gelenek, görev, bir çeşit yükümlülüktü;1894′de, zenci kadınların önlük giymeden sokakta dolaşamayacaklarını ilan eden belediye başkanı Albay Sartoris, kadının babası ölünce, onu vergiden muaf tuttuğu günden beri böyleydi. Bayan Emily böyle bir ianeyi kabul etmeyeceği için de, Albay, kadına babasının vaktiyle kasabaya kredi verdiğini ve kasabanın bu krediyi iş icabı bu şekilde ödeyecekleri yalanını uydurmuştu. Ancak Albay Sartoris gibilerin nesli ve düşüncesi böyle bir yalan uydurabilir ve ancak  bir kadın bu yalana inanabilirdi.

Daha çağdaş fikirlere sahip bir sonraki nesil, belediye başkanı ve ihtiyarlar heyeti olunca, bu düzenleme biraz sıkıntı yarattı. Senenin başında kadına bir vergi ihbarnamesi yolladılar. Şubat ayı geldi ama hiç cevap yoktu. Kadına müsait bir zamanda, şerifin ofisine uğraması için resmi bir mektup gönderdiler. Bir hafta sonra belediye başkanı bizzat kadına yazarak, uğramasını veya araba göndermeyi teklif etti, nihayet solmuş mürekkeple yazılmış bir notla kadın artık evinden hiç dışarı çıkmadığını yazmıştı. Vergi ihbarnamesine ise hiç değinmemiş, ilişikte göndermişti.

İhtiyar Heyeti üyeleriyle özel bir toplantı düzenlediler, bir temsilcil heyeti kadının kapısını çaldı, sekiz ya da on yıl önce, porselen boyama dersleri vermeye son verdiğinden beri evi kimse ziyaret etmemişti. Yaşlı zenci uşak onları iyice karanlığa uzanan merdivenlerin bulunduğu, loş antreye aldı. İçerisi oturulmaya oturulmaya rutubet, toz ve küf kokuyordu. Zenci uşak onları salona buyur etti, burası ağır, deri koltuklarla döşenmişti, zenci uşak bir pencerenini perdesini kaldırınca, derilerin yırtıltığını farkettiler ve oturunca, güneş ışığında toz zerreleri havaya uçuştu.  Şöminenin önünde duran resim sehpasında, Bayan Emiliy’nin babasının altın yaldızlı çerçeveli, karakalem bir portresi duruyordu.

Kadın içeri girince hepsi ayağa kalktılar, siyahlar giymiş, tombul, ufaktefek bir kadındı, altın kaplamalı başlığı olan, abanoz bir bastona dayanıyordu, elbisesinin üst kısmından uzanan ince, altın zincir, kemerinde kaybolmuştu. Çok ince kemikli bir kadındı, bu yüzden bir başkasında şişmanlık olabilecek şey onda sadece tombulluk olarak duruyordu. Sanki uzun süre suda kalıp, şişmiş, solgun gözlerle onlara baktı, yüzündeki kırışıklıklar arasında kaybolmuş gözleriyle, sanki hamur içine preslenmiş bir çift kömür gibi, bir o ziyarteçiye, bir öteki ziyaretçiye bakarken, misafirler geliş nedenlerini belirttiler.

Adamlara oturmalarını söylemedi, öylece kapıda durup, konuşmasını bitirene kadar sözcüyü dinledi, sonra göremeseler de, altın zincirin ucundaki saatinin tiktaklarını duydular.

Sesi kuru ve soğuktu. “ Jefferson’da hiç vergiye tabii değilim, Albay Sartoris bunu bana izah etti, belki biriniz kayıtlara bakarak tatmin olabilirisiniz” dedi.

“Fakat biz biliyoruz, bizler şehrin yetkilileriyiz Bayan Emily, şeriften imzalı bir ihbarname almadınız mı?”

“Evet, bir kağıt aldım, belki kendisini şerif addedebilir…Jefferson’da  vergiye tabii değilim”

” Fakat kayıtlarda bunu gösteren hiçbir şey yok, bizler…”

“Albay Sartoris’e sorun..ben vergiye tabii değilim”

“Fakat Bayan Emily…”

“Albay Sartoris’e sorun” (Albay Sartoris öleli neredeyse on yıl olmuştu) burada vergiye tabii değilim. Tobe! Zenci uşak geldi. “Beylere kapıyı göster”

Bayan Emily, böylece adamları yaya veya atla gönderdi, tıpkı otuz yıl önce koku hakkında adamların babalarını gönderdiği gibi.

Bu, babasının ölümünden iki yıl önce ve evleneceklerini sandıkları sevdiğinin Emily’yi terketmesinden kısa süre önce olmuştu. Babasının ölümünden sonra dışarıya pek az çıktı, sevdiğinin terketmesinden sonraysa, insanlar onu nadiren gördüler, birkaç hanım onu davet etmeye cesaret ettiler ama cevap bile vermedi, evdeki tek hayat belirtisi, kolunda pazar sepetiyle içeri girip çıkan, o zamanlar henüz genç olan zenci uşaktı…

Hanımlar, “Bir erkek mutfağı ne kadar temiz tutabilir ki?…” diyorlardı, o yüzden koku başlayınca şaşırmadılar. Bu, güçlü ve kudretli Grierson ailesi ile kaba ve üretken dünya arasındaki bir başka bağlantıydı.

Bir komşu kadın kokuyu, seksen yaşındaki belediye başkanı Stevens’e şikayet etti.

“İyi ama bu konuda benim ne yapmamı istiyorsunuz Madam?”

“Kokuyu gidermesini niye istemiyor sunuz? Bu konuda bir kanun yok mu?”

“Eminim buna gerek kalmayacak, zenci uşağının avluda öldürdüğü bir yılan veya faredir, bu konuda onunla konuşacağım”

Ertesi gün, belediye başkanı iki şikayet daha aldı, biri bir adamdı, çekingen bir tavırla itiraz etti: “Gerçekten bir şeyler yapmalıyız, Bayan Emily’nin canını sıkmak isteyecek son kişi benim ama bir şeyler yapmak lazım”. O akşam ihtiyar heyeti toplandı. Üç kırsakallı, bir de yeni nesil üyesi genç bir adam…

“Çok basit, evi temizletmesi için bir yazı gönderelim, belli bir süre verelim, eğer yapmazsa…”

“Kahretsin!Bir hanfendinin yüzüne karşı kötü kokular geldiğini nasıl söyleriz?”

Böylece ertesi gece yarısından sonra, dört adam hırsız gibi Bayan Emily’nin avlusuna girdiler, tuğla bodrumu kokladılar, mahzenlerin kapaklarına baktılar, bir tanesi tohum serper gibi, omuzuna asılı bir torbadan eliyle bir şeyler serpiyordu, mahzenin kapağını kırarak açtılar ve mahzene ve müştemilatlara kireç döktüler. Bahçeden tekrar  geçerken, karanlık bir pencerenin ışığı yandı, Bayan Emily ışığın arkasında oturdu, bir heykel kadar sessizdi, adamlar sürünerek, sessizce bahçeyi geçip, caddeye dizili akasya ağaçlarının gölgesinde kayboldular. bir, iki hafta sonra koku kayboldu.

İşte o zamanlar insanlar kadına acımaya başladılar, kasabamızdaki insanlar kadının yaşlı, en büyük halası bayan Wyatt’ın nasıl tamamen çıldırdığını hatırlayınca, Grierson’ların kendilerini olduklarından  yüksek gördüklerini düşündüler. Hiçbir genç Bayan Emily’ye layık değildi. Uzun süre onları bir tablo gibi gördük, arka planda beyazlar içinde, ince Bayan Emily…ön planda ise arkası kıza dönük, ayaklarını açarak yürüyen ve elinde sımsıkı tuttuğu atının kırbacıyla babası…ve ikisini çerçeve içine alan ön kapı..Böylece yaşı otuza geldiği halde, hala bekar olunca, bu durum hoşumuza gitmiyordu ama bizi haklı çıkarıyordu, ailesinde delilik olsa bile, tüm taliplerini geri çevirmemeliydi.

Babası ölünce, ona bıraktığı tek şey ev oldu, ve bir şekilde herkes rahatladı, sonunda Bayan Emily’ye acıyabileceklerdi, tek başınaydı ve yoksuldu. Artık kadın insancıllaşmıştı, artık o da kuruşların hesabı yapmaya başlayacaktı.

Babasının öldüğünde, adet olduğu üzere, tüm hanımlar, başsağlığı dilemek ve yardım etmek için evine gittiler, Bayan Emily, her zamanki gibi giyinmişti ve yüzünde hiçbir keder ifadesi olmadan onları kapıda karşıladı. Onlara babasının ölmediğini söyledi. Üç gün böyle yaptı, doktorlar ve papazlar cesedi vermesi için ikna etmeye çalıştılar, tam kanun kuvvetine başvuracaklardı ki, kadın pes etti ve adamlar çabucak adamı gömdüler.

O zaman onun delirdiğini düşünmedik, böyle yapacakdı dedik. Babasının reddettiği tüm genç talipleri düşününce, kendisine kalan son şeye sarılacaktı. Uzun bir süre hastalandı, onu tekrar gördüğümüzde, saçları kız çocuğu gibi kısacık kesilmişti, kiliselerin renkli vitraylarındaki meleklere benziyordu, hüzünlü ve sakin…

Kasabada, kaldırımlar yenilenecekti ve Bayan Emily’nin babasının ölümünden sonraki yaz, kaldırım inşaatı işi başladı, inşaat şirketi makineler, katırlar vs. ile geldi, bir de Homer Barron adında, iriyarı, esmer, gür sesli, parlak gözlü, Kuzey’li bir ustabaşı vardı. Adam asfalt yaparken makinelere küfürlerini duymak için çocuklar  peşinden seyrediyorlardı, kısa sürede tüm kasabayla ahbap oldu, meydanda eğer kahkahalar duyarsanız, mutlaka orada Homer Barron vardı. Bir süre sonra, Homer’i ve Bayan Emily’yi Pazar öğleden sonraları kiraladıkları sarı tekerlekli faytonla, gezerken görmeye başladık.

Başta, bayan Emily’nin birisiyle ilgilendiğini görmekten memnunduk, çünkü tüm hanımlar “Bir Grierson, Kuzey’li bir gündelikçi işçiyle ciddi olarak ilgilenmez” diyorlardı. Yaşlı kişilerse, keder bile bir hanımefendinin asaletini unutması için yeterli sebep değildir diye düşünüyorlardı. Sadece ‘zavallı Emily’ diyorlardı. ‘Akrabalarının gelmesi lazım”. Alabama’da birkaç akrabası vardı ama deli halası Wyatt’ın malikanesi yüzünden yıllar önce babası onlarla küsmüştü. İki aile konuşmuyordu ve cenazeye bile gelmemişlerdi.

Ve yaşlılar ‘zavallı Emily’ der demez, fısıltılar da başladı. İnsanlar birbirine “Gerçek mi diyorsunuz?” diyorlardı. ‘Tabii ki, başka ne olabilir….. “. Pazar günleri öğleden sonraları, fayton tıkırtıları geçerken, kapalı perdelerin arkasında, ipekli, satenli giysili hanımlar dedikodu yapıyorlardı. “Zavallı Emily”

Ama Bayan Emily başını her zamankinden daha dik tutuyordu, Grierson ailesinin son ferdi olarak asaletini kaybetmediğini belirtmek ister gibiydi. Sanki bu olanlar onun ulaşılmazlığını teyit etmekteydi. Tıpkı fare zehiri, arsenik aldığındaki gibi… Bu herkesin “Zavallı Emily” demeye başlamasından ve kuzeni olan iki hanımın onu ziyaretinden bir yıl sonraydı.

Eczacıya “Biraz zehir alacağım” dedi. O zaman yaşı, otuzun üzerindeydi, her zamankinden daha zayıftı, gergin şakaklı yüzünde, kara gözleri soğuk ve kibirliydi, gözyuvaları ise bir deniz feneri bekçisininkini andırıyor sanırdınız.

“Tabii Bayan Emily, ne çeşit olsun? Fareler için mi? Size tavsiyem..”

“En iyisi olsun, çeşidi umurumda değil”

Eczacı bir sürü isim saydı. “Bir fili bile öldürebilirler, hangisini vereyim?”

Bayan Emily, “Arsenik, bu güçlü müdür?” dedi.

“Arsenik mi Madam?….evet ama ne için istiyorsunuz?”

“Arsenik istiyorum”

Eczacı kadına baktı, kadın da ona, başını bayrak gibi havaya kaldırmıştı. “Peki, tamam, nasıl isterseniz ama kanunlar ne için kullanacağınızı bildirmenizi istiyor” dedi.

Bayan Emily, adama sadece baktı, göz göze gelene kadar başını yükseltti, sonunda eczacı gidip arseniği getirdi ve paket yaptı, zenci çırak pakedi kadına verdi, eczacı geri gelmedi, kadın eve gelip pakedi açtığında, bir kurukafa resminin altında ‘fareler içindir’ yazısını gördü.

Böylece hepimiz ‘Emily kendisini öldürecek” diye düşündük. Ve bunun en doğrusu olacağına inanıyorduk. Homer Barron ile birlikte görünmeye başladığında,  “Adamla evlenecek” demiştik, sonra “Adamı ikna eder” demeye başladık çünkü Homer, kendi ağzıyla dediği gibi, erkeklerden hoşlanıyordu, evlenecek bir adama benzemiyordu, genç erkeklerle içmeye klübe gittiği biliniyordu. Sonra, pazar öğleden sonraları jaluzilerin ardından, onu yanında başı dimdik Bayan Emily olduğu halde, başında şapkası, elinde sarı bir eldiven, ağzında sigara, atı kırbaçlarken gördüğümüzde, “Zavallı Bayan Emily” demeye başladık.

Daha sonra bazı hanımlar bunun kasaba için bir ayıp ve gençler için kötü bir örnek olduğunu söylediler, erkekler işe karışmak istemediler ama hanımlar piskoposu Emily ile konuşmaya zorladılar. aralarında nasıl bir konuşma geçtiğini hiç anlatmadı ama bir daha  Emily’ye gitmeyi reddetti. Ertesi Pazar, ikisi yine sokaklarda faytonla dolaştılar ve sonraki gün papazın karısı Bayan Emily’nin Alabama’daki akrabalarına mektup yazdı.

Böylece, eve tekrar akrabalar yerleşti ve biz de gelişmeleri izlemeye koyulduk. Başta hiçbir şey olmadı, sonra ikisinin evleneceğinden emindik, çünkü bayan Emily kuyumcuya gitmiş ve bir erkek traş takımı ısmarlamıştı, her parçanın üzerinde H. B harfleri yazılacaktı hem de. İki gün sonraysa, gece giyilecek gömlek dahil, erkek takım elbisesi ısmarladığını duyduk ve “tamam evleniyorlar” dedik, hepimiz memnunduk çünkü iki kuzen Bayan Emily’den çok daha Grierson’dular.

Bu yüzden Homer Barron gidince şaşırmadık – ki, bu arada caddenin yapımı bitmişti- şöyle şamata çıkmadığından biraz hayal kırıklığına uğramıştık ama adamın Bayan Emily’nin gelişi için hazırlık yapmak veya  kuzenlerini defetmesi için bir fırsat vermek için gittiğini (ki, hepimiz gizli örgüt gibi, kuzenlere karşı, Bayan Emily’den yana müttefik olmuştuk) düşünüyorduk. Bir hafta sonra ise kuzenler gittiler. Ve hepimizin tahmin ettiği gibi, üç gün sonra Homer Barron geri döndü. Zenci uşağın akşamleyin adamı içeri aldığını bir komşu görmüştü.

Bu, Homer Barron’u son görüşümüz oldu, Bayan Emily de epey ortalarda gözükmedi, zenci uşak kolunda sepetle girip, çıkıyordu ama ön kapı hep kapalıydı. Bazen kadını pencerede görüyorduk, tıpkı adamların gece kireçleme yaptığımız günkü gibi..fakat kadın, altı ay boyunca sokağa çıkmadı. O zaman böyle olmasını beklediğimizi anladık, çünkü kadının hayatını pekçok kez köstekleyen babası da çok kindar, öfkeli biriydi.

Bayan Emily’yi tekrar gördüğümüzde saçları beyazlamış ve şişmanlamıştı, sonraki yıllarda saçları gittikçe beyazlaştı, yetmiş dört yaşında ölene dek, saçları hala çalışan bir erkeğinki gibi gri-beyazdı. Ön kapının kapalı olduğu günlerden sonraki dönem, kırklı yaşlarındayken, 25 sente, yedi, sekiz yıl porselen boyama dersleri verdi, altkattaki odalardan birini atölye haline getirmişti ve Albay Sotoris’in çevresi, kızlarını, torunlarını Bayan Emily’ye ders alması için gönderdiler, sanki kiliseye gönderir gibi düzenli olarak ve huşu içinde gidiyorlardı, işte o dönemde vergiden de muaf edildi.

Daha sonra gelen yeni nesil, kasabanın belkemiği ve ruhu olunca, öğrenciler büyüdüler ve artık çocuklarını ellerinde renkli boyalar, fırçalar, kadın dergilerinden kesilmiş resimlerle Bayan Emily’ye göndermiyorlardı. Son öğrenciyi de gönderdikten sonra kapı kapandı ve hep kapalı kaldı. Kasabaya bedava posta hizmeti geldiğinde, bayan Emily, mektuplar için kapısına metal kapı numarası astırmayı ve posta kutusu konulmasını reddetti. Kimseyi dinlemezdi.

Günler, aylar, yıllar boyunca zenci uşak elinde sepetiyle eve girdi, çıktı, o da yaşlandı..her Aralık ayında kadına vergi ihbarnamesi gönderdik ama bir hafta sonra geri gönderdi, arada sırada kadını pencerelerde görüyorduk, bize bakıp bakmadığını anlamıyorduk bir heykel gibi hareketsizdi. Böylece kaç nesil boyunca, inatçı, sakin, ulaşılmaz biçimde yaşadı.

Ve öldü, tozlu odasında yere düştü, hasta olduğunu bile bilmiyorduk, ona bakan sadece sendeleyerek yürüyen zenci uşağıydı ki, ondan bilgi almaya çalışmaya son vereli yıllar olmuştu. Kimseyle konuşmazdı, belki hanımıyla bile konuşmuyordu, herhalde konuşmaya konuşmaya sesi kalınlaşmış, sertleşmişti.

Bayan Emily, alt kat odalarından birindeki, tül perdeli, ceviz yatağında öldü, beyaz saçlı başı, gün ışığı görmediği için sararmış yastığa düşmüştü.

Zenci uşak fısıltıyla, sessizce konuşan ve meraklı bakışlı hanfendileri antrede karşıladı ve içeri buyur etti ve ortadan kayboldu. Evden dışarı çıktı ve bir daha da görülmedi.

İki hanım kuzen çarçabuk geldiler, ikinci gün cenaze töreninini düzenlediler, tüm kasaba halkı büyük bir çiçek yığınının altında yatan Bayan Emily için gelmişti, babasının karakalem portresi de tabutun konulduğu sehpanın üzerindeydi, kadınlar dehşet içindeydi, fısıldaşıyordu.çok yaşlı erkeklerin kimi Güney’li konfederasyon üniformalarını fırçalayıp, giymişlerdi ve bahçede, avluda Bayan Emily sanki onlarla aynı dönemde yaşamış, dansetmiş, ona kur yapmış gibi kadından sözediyorlardı, belki de yaşlandıklarından zamanı karıştırıyorlardı, yaşlanınca öyle olur, geçmiş yıllar solan bir yol gibi değil de, kışın hiç uğramadığı kocaman bir çayır gibi gelir..

Hepimiz üst katta 40 yıldır kimsenin görmediği ve kapısının zorlanmak gerektiği bir oda olduğunu biliyorduk ama odanın kapısını açmadan Bayan Emily’nin toprağa verilmesini beklediler.

Odanın kapısı zorlayarak, kırılarak açıldı ve bir toz yığını kalktı. Oda tam bir gelin odası gibi dekore edilmişti, gül kurusu rengi, solmuş perdeler, gül kurusu abajurlar, cilalanmış gümüş erkek traş takımı, bir kravat..bir sandalyenin üzerinde özenle katlanmış takım elbise, yerde bir çift ayakkabı ve çorap…

Ve Homer Barron yatakta yatıyordu.

Sırıtan kafatasına bakarak, bir süre öylece kalakaldık, vücudu vaktiyle birini kucaklar pozdaydı fakat aşktan daha uzun süren bu ebedi uyku, adamı aldatmıştı. Adamdan geriye kalan sadece geceliği ve yastığın üzerindeki toz tabakasıydı.

Sonra ikinci yastığın üzerinde bir şey farkettik, birisi gidip o şeyi yastığın üzerinden aldı bu gri, beyaz, uzun bir tutam  saçtı..

(A Bad Business- Çehov)

- Kim oradaki?

Cevap yok, bekçi hiçbir şey görmez ama rüzgarın ve ağaçların uğultusunun arasında,  caddede önünden birisinin yürüdüğünü duyar. Bulutlu ve sisli bir Mart gecesi ortalığı sarmıştır ve bekçiye sanki dünya, gökyüzü ve kendi düşünceleri, kocaman, simsiyah gecede birbirine karışmış gibi gelmektedir.

- Kim oradaki? Bekçi tekrarlar, fısıldama ve kahka duyduğunu sanır. Kim o ?

Yaşlı bir adam cevap verir:

- Benim, bir dost…

- Kimsin ama ?

- Ben…bir gezginim..

- Ne tür bir gezgin? Bekçi kızgın bir şekilde bağırır. Korkusunu bağırarak kamufle etmeye çalışır, gece gece mezarlığa giden yolda ne arıyorsun?

- Burası bir mezarlık mı?

- Elbette mezarlık, görmüyor musun?

- Oooo…yaşlı adam iç çeker, ben hiçbir şey göremem, karanlık, karanlık

- İyi de sen kimsin?

- Ben bir hacıyım, gezgin biri..

- Şeytanlar, baykuşlar, çok hoş hacılar, sarhoşlar…diye bekçi mırıldanır, gündüz içip içip gece ulurlar, fakat ben senin yalnız olduğunu sanmıyorum, iki veya üç kişi gibi geldiniz bana..

- Yalnızım dostum yalnız, tamamen yalnız…ahhh günahlarımız..

- Buraya nasıl geldin?

- Yolumu kaybettim iyi adam, Mitriyevski Değirmeni’ni arıyordum ama yolumu kaybettim

- Vayvay, değirmene gitmek için sola sapıp, kasabadan dümdüz karayoluna çıkman gerekir, içiyordun ve yoldan bayağı sapmışsın,

- İçtim evet günahımı inkar etmiyorum, fakat şimdi nasıl gidebilirim?

- Dümdüz devam et, caddenin bitiminde sola dön ve tüm mezarlığı geçip kapıya var, orada bir kapı bulacaksın, kapıyı aç ve Tanrı seni korusun, çukura düşmemeye dikkat et, mezarlıktan çıktıktan sonra, ana yola çıkana dek tarlaların yolundan git.

- Allah sana sağlık versin dostum, Allah seni korusun ve merhamet etsin, bana merhamet et, kapıya kadar yolu göster.

- Sanki harcayacak vaktim varmış gibi, kendi kendine git!

- Merhamet et, hiçbir şey görmüyorum, çok karanlık, çok karanlık, bana yolu gösterin beyefendi.

- Sanki seninle uğraşacak vaktim var, eğer herkese dadılık yapsaydım…

- İsa aşkına bana yolu göster, hem tek başıma mezarlığı geçmeye korkuyorum, çok korkutucu dostum, korkuyorum iyi adam.

- Senden kurtuluş yok, pekala gel..

Bekçi ve gezgin birlikte yürümeye başlarlar, sessiz gecede omuz omuza giderler, keskin rüzgar yüzlerini yalar ve görünmeyen ağaçlar hışırdar…

- Bir şeyi anlamadım, buraya nasıl geldin? Kapı kilitli, duvardan mı tırmandın? Eğer öyleyse bu yaşlı bir adamın en son yapacağı şey!

- Bilmiyorum dostum, bilmiyorum, buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum, sen burada bekçisin öyle mi?

- Evet.

- Tüm mezarlığa sen mi bakıyorsun?

- Üç kişiyiz ama birinin ateşi çıktı, hasta yatıyor, diğeri de uyuyor. İkimiz nöbetleşe bakıyoruz.

- Aman ne rüzgar dostum! Korkunç bir canavar gibi uğulduyor

- Sen nereden geldin?

- Çok uzaktan geldim dostum, Vologda’dan geldim, bir kutsal topraktan, ötekine giderim ve insanlara dua ederim, beni kurtar ve merhamet et..ah Tanrı’m..

Bekçi piposunu yakmak için durur, gezginin arkasında durur ve bir sürü kibrit çakar, çaktığı ilk kibritle bir an ortalık aydınlanır, melek heykelli ve üzerinde haç olan beyaz bir mezar taşı gözükür, ikinci kibriti rüzgar söndürür, üçüncü kibritle yine beyaz mezar taşı ve bir çocuğun mezarı görülür.

- İnsanların sevgili yakınları uyuyor, hepsi aynı şekilde uyuyorlar, zengin, fakir, aptal, akıllı, iyi ve kötü, şimdi hepsi aynı yerdeler, ve son saate kadar uyuyacaklar.

Bekçi,

- Şimdi biz yürüyoruz ama bir gün gelecek bizler de burada yatacağız dedi.

- Tabii ki, tabii ki, hepimiz..ölmeyecek kimse yoktur, düşüncelerimiz yanıltıcıdır, günahlar, günahlar, ruhum lanetlendi, şehvet ve hırsım yüzünden Tanrı’yı kızdırdım ve beni ne bu dünyada, ne de öteki dünyada affetmeyecek, boynuma kadar günaha battım.

- Evet ve ölmek zorundasın

- Haklısın

- Ölüm hacılar için daha kolay olmalı dedi bekçi.

- Çeşit çeşit hacı vardır, Allah’tan korkan ve ruhlarını sakınan kişiler vardır, kimisi de şeytana uyan cinstendir, evet sırf zevk için seni baltayla parçalayacak bir hacı da tanıyorum

- Ne diyorsun sen ya?

- Hiçbir şey, sadece şaka yapıyorum işte kapıya geldik, aç kapıyı iyi adam.

Bekçi kapıyı açar ve hacı dışarı çıkar.

- Burası mezarlığın bitimi, şimdi ana yola çıkana dek tarlaların boyunca yürümelisin, sınırda çukur var düşme sakın, yola varınca da sağa dön ve değirmene varana dek öyle devam et…

- Ah, ahh…şimdi düşündüm de, değirmene gitmek için hiçbir sebebim yok, ne diye oraya gidecekmişim? Burada biraz daha sizinle oturabilirim beyefendi…

- Niye benimle kalmak istiyorsun?

- Daha eğlenceli

- Demek kendine eğlenceli bir arkadaş buldun, öyle mi? Seni hacı seni, şaka mı yapıyorsun!

- Kesinlikle öyle, bahse girerim ki dostum, hacıyı ömür boyu unutamayacaksın.

- Seni niye unutamayacak mışım?

- Çok zekice seni kandırdım, ben bir hacı mıyım? Değilim.

- Nesin o halde?

- Bir ölüyüm, az önce tabutumdan çıktım, karnaval haftasında kendini asan çilingir Gubaryev’i hatırladın mı? İşte ben o’yum, ta kendisi!.

- Başka bir hikaye anlat.

Bekçi adama inanmaz ama fakat buz gibi soğuk bir korku hisseder ve çabucak kapıya doğru yönelir.

Adam, bekçinin kolunu tutar,

- Dur, nereye gidiyorsun? Ay, ay, ay, beni nasıl yalnız bırakabilirsin?

Bekçi kolunu kurtarmaya çalışarak, bağırır:

- Bırak gideyim!

- Dur! Sana dur dedim, canlıların arasında kalmak istiyorsan çabalama! Pis köpek! Ayrıca dilini tut! Kan dökmekten çekinmem, isteseydim çok önceden sen de ölmüş olurdun!Dur!

Bekçi, korkudan gözlerini kapatır, dizlerinin üstüne çöker, titremektedir, bağırmak ister ama sesini kimseye duyuramayacağını bilmektedir, yabancı yanında durmuş, kolundan tutmaktadır, sessizlik içinde üç dakika geçer…

- Bir tanesinin ateşi çıkmış, diğeri uyuyor ve üçüncüsü hacıları görüyor, paranı ver bakalım bekçi! evet bekçi, hırsızlar her zaman hacılardan daha zekidir!

Beş dakika, on dakika daha sessizlik içinde geçer, rüzgar ıslık çalar.

Yabancı, – Şimdi gidebilirsin der, ve bekçinin kolunu bırakır.

- Git ve hayatta olduğun için Tanrı’ya şükret!

Kalbi korkuyla dolu olarak, hala korkudan tirtir titreyen bekçi, kapıyı açar ve hala gözleri kapalı olarak kaçar. Ana yola dönerken, hızlı ayak sesleri duyar ve birisi tıslayan bir sesle ona sorar:

- Sen misin Timofey? Mitka nerede?

Ve tüm cadde boyunca koştuktan sonra, karanlıkta loş bir ışık görür, ışığa doğru yaklaştıkça, korkusu artar.

- Işık sanki kiliseden geliyormuş diye düşünür, Allah’ım beni koru, kurtar, merhamet et..

Bekçi, bir saniye kırık pencerenin önünde durur ve korkuyla mihraba bakar, hırsızların unuttuğu mum devrilmiştir, mihrabın önünde, mumlardan dökülmüş balmumları, bir sürü ayak izi vardır, bir dolap devrilmiştir, bekçi alarm çanlarını çalar.

SON

(Buried Treasure- O’Henry)

Çeşit çeşit aptal vardır. Şimdi, herkes çağrılana kadar sessiz oturabilir mi?

Bir çeşidi hariç her türlü aptallığı yapmıştım, mirasımı har vurup, harman savurdum, evlenmeye cesaret ettim, poker, tenis oynadım, borsada vurgunculuk yaptım, paramı her şekilde kullandım fakat oynamadığım bir tek kral rolü kalmıştı, bu Saklı Hazine’den sonra oldu, fakat Kral Midas’ın takipçilerinin hiçbiri bu işten bu kadar zevk almamıştır.

Acemi yazarlar gibi, biraz konudan uzaklaşayım, ben duygusal bir aptaldım, May Martha Mangum’u gördüm, 18 yaşındaydı, gıcırgıcır bir piyanonun fildişi tuşları kadar beyaz, güzeldi, bozkırdaki sıkıcı bir Teksas kasabasına inmiş, bir melek gibiydi, ağırbaşlı, büyülü…öyle cazibeli, havası vardı ki, herhangi bir kralın tacındaki tüm yakutları kiraz toplar gibi toplayabilirdi..

May’i istiyordum, bana katlanmasını, terliklerimi ve pipomu akşam olduğunda, bulamayacağım yerlere koymasını istiyordum.

May’in babası gür bıyıklı, gözlüklüydü, etimolojistti, uçan, yürüyen böcekler, kelebeklerle ilgileniyordu, hayatı bunları yakalayıp, topluiğnelerle tutturup, isimler koymakla geçiyordu. Başka kimseleri yoktu, bilim adamlarının çok dalgın olduğu söylenir, o yüzden kızına çok değer veriyordu çünkü kızı sayesinde içki kadehi boş kalmıyor, giysileri yerli yerinde duruyor ve yemeğini yiyordu.

May Martha Mangum’u arzu eden benden başka biri daha vardı: Goodloe Banks. Üniversiteden genç bir adam, kitaplardaki tüm bilgilere sahipti, Latince, Yunanca, felsefe, bilhassa da mantık ve matematiğin dalları…

Onun bu, her gördüğü bilgiyi öğrenme, kafasına doldurma alışkanlığı olmasaydı, onu daha çok severdim, yine de herkes bizim çok iyi dost olduğumuzu sanırdı.

Çoğunlukla birlikte zaman geçirirdik çünkü May Martha’nın kalbinin hangimizden yana çarptığı hakkında ipuçları öğrenmek için, birbirimizin ağzından laf almaya çabalardık. Goodloe Banks bu yüzden suçluluk duymazdı, rakip olmak böyledir işte.

Goodloe’nun, kitaplar, kültür, görgü, kürek çekmek, entellektüellik ve iyi giyinmek gibi artıları vardı, bense, beyzbol, Cuma akşamları sohbet etmek, belki iyi ata binmekten başka bir şey bilmiyordum. Fakat her ikimiz de May Martha’yı ziyarete gittiğimizde, birlikteyken, beraber konuşurken, onun hangimizi tercih ettiğini anlayamıyorduk.

Daha önce söylediğim gibi kızın babası, yaşlı Mangum, dalgın biriydi,  – mutlaka kuşlar haber vermiş olmalı ki, – bir gün biz iki kafadar, kızın başına kelebek yakalamakta kullanılan ağ kepçeyi geçirirken, babasına yakalandık!

Adam, beni de, Goodloe’ ya da artık etiket vurmuş, yaftalamıştı, ikimizi bir daha evinin yakınlarında yakalayacak olursa, bizi da tıpkı kelebek gibi, kolleksiyonuna katacağını söyledi! Bunun üzerine bir süre onlara gitmedik, ortalığın yatışmasını bekledik, tekrar evlerinin kapısını çalacak cesareti bulduğumuzdaysa, kız da, babası da gitmişti! Eşyaları bile almış, evi boşaltmışlardı.

May Martha ikimize de herhangi bir veda notu bile bırakmamıştı. çalıklara iliştirilen bir ufacık bir kağıt parçası veya posta kutusunun üzerine tebeşirle yazılan iki satır bir şey bile yoktu.

İki ay boyunca hem Goodloe, hem de ben, kaçakların izini bulmak için çareler düşündük.  Dostluğumuzu ve nüfuzumuzu kullanarak, bilet gişesindeki biletçiye, atlı arabacılara, tren kondöktörlerine, hatta yalnız, mutsuz şerif yardımcımıza bile sorduk ama hepsi sonuçsuz kaldı.

Daha sonra birbirimizle her zamankinden daha iyi dost ama  aynı zamanda daha beter düşman olduk. Her öğle sonrasında, iş çıkışında, Snyder’in barında bir araya gelip, domino oynadık, bir şeyler bulmuş da, birbirimizden gizliyor muyuz diye öğrenmek için tuzaklar kurduk, rakipler böyledir işte..

Goodloe’un benden daha eğitimli, okumuş, kültürlü olmasından nefret ediyordum, ilkokuldayken, “zavallı Jane, kuşu öldü artık onunla oyun oynayamacak” parçasını benden daha iyi okurdu, ama belki May Martha hakkında bir ipucu bulabilirdi, o yüzden kızı bulana kadar ona katlanacaktım.

Bir öğleden sonra konuşurken bana şöyle dedi:

- Farzet ki, kızı buldun Ed, ne eline geçecek? Bayan Mangum akıllı bir kız, belki çok kültürlü değil ama senin ona verebileceğinden daha fazla şeyler hayal ediyor, insanın dünya görüşünü, ufkunu genişleten antik şairlere ve yazarlara, bu kadar çok değer veren başka birini görmemiştim, bence onu aramakla vaktini boşa harcıyorsun…

- Benim hayalimde, Teksas’ın bozkırlarında, meşe ağaçlarıyla dolu bir yerde, sekiz odalı, mutlu bir ev var…oturma odasında bir piyano, başlangıç olarak çitle çevrili ağılda üçbin sığır, atlar, May Martha, istediği kadar bu çiftliğin keyfini çıkarabilir, akşam olduğunda terliklerimi ve pipomu bulamayacağım yerlere koymuş olacak..

- O daha yüksek idealler peşinde

- Neyin peşinde olursa olsun, şimdi parası da bitmiştir, eninde sonunda onu arkadaşların yardımı olmadan bulacağım.

Goodloe, domino taşını koyarak, “oyun bitti” dedi. Ve bira içmeye koyulduk.

Bu olaydan kısa süre sonra, tanıdığım genç bir çiftçi, bana katlanmış mavi renkte bir kağıt getirdi, büyükbabası yakınlarda ölmüş, gözlerim yaşardı, dedesinin o kağıdı yirmi yıldır büyük bir titizlikle sakladığını söyledi, geriye miras olarak bu kağıttan başka, iki katır ve bir arazi bırakmıştı. Kağıt, ta kölelik yanlılarıyla, köleliğin kaldırılması yanlıları arasındaki isyan günlerinden kalma, 14 Haziran 1863 yılından kalma, eskipüskü bir kağıttı ve üçyüz bin dolar değerinde altın ve gümüş paranın gömüldüğü bir saklı hazinenin yerini tarif ediyordu. Torununa bu hazineden şimdi çoktan ölmüş olan İspanyol bir rahip de bahsetmişti.

- Baban niye bunu kendisi bulmaya çalışmadı ? diye torununa sordum.

- Yapacaktı ama gözleri kör oldu

- Peki sen, kendin niye yapmadın?

- Bahar geldiğinde ekin ektim, sonra mısırları ayıklamak, hayvan yemi almak, derken kış bastırdı, yıllar böyle kovaladı…

Söylediği bana gayet mantıklı gelmişti ve hemen Lee’ye katıldım. Haritadaki işaretler çok basitti. Hazine yüklü eşek ordusu, Dolores kasabasındaki eski İspanyol kilisesinden yola çıkıyor, Alamito Nehri’ne varana kadar Güney’e ilerliyorlar, nehri geçiyorlar ve iki dağ arasında, eğer biçimindeki küçük bir dağın tepesine hazineyi gömüyorlar, belli olsun diye de üzerine taşlar koyuyorlar. Birkaç gün sonra İspanyol rahip hariç, tüm grup kızılderililer tarafından öldürülüyor.

Lee Rundel, kamp malzemesi almamızı ve İspanyol kilisesinden başlayacak olan aramamızı için bir arazi ölçümü yapan adam kiralamamızı önerdi. Ondan sonra iş hazineyi harcamaya kalacaktı.

Eyalet arazi müdürlüğüne gittik, eski kiliseden Alamito nehrine kadar olan yeri gösteren bir harita bulduk, kağıt üzerinde nehrin güneyine doğru bir çizgi çizdim, uzunlukları doğru vermişlerdi, böylece nehirdeki noktayı bulduk, onunla bir ‘bağlantı’ çizdik, İspanya kralı Philip tarafından hediye edilen çok önemli, güzel tarif edilmiş bir köşe olan Los Animos’u bulduk. Böylece ölçümcüye gerek kalmadı, masraf ve zamandan tasarruf ettik.

Lee ve ben iki atlı bir arabaya, malzemeleri yükleyip ulaşmak istediğimiz nokta olan Chico’ya doğru yola koyulduk. Orada bir ölçümcü aldık, biz Los Animos köşesini buldu, haritadakine göre 5720 metre batıya uzanıyordu, noktanın üzerine bir taş koyduk, kahve içip, pastırma yedik ve yola devam ettik.

Hazineyi bulacağımıza emindim, Lee sadece  üçte birini alacaktı çünkü tüm masrafları ben üstlenmiştim, bu ikiyüz bin dolarla May’i nerede olursa olsun bulacak, yaşlı babasının kelebekleri gibi sevinçten kanatlanacaktım.

Lee ile kamp kurduk, nehrin karşısında bir düzine küçük dağ vardı ama hiçbiri eğer şeklinde değildi, bu bizi caydırmadı, görünüşler yanıltıcı olabilir, sadece adamın gözüne öyle görünmüş olabilirdi.

Ben ve define sahibinin torunu, tepeleri samanlıkta iğne arar gibi iyice aradık, her köşeye, bucağa baktık, nehrin aşağısı, yukarısı…dört gün böyle geçti, kahvemiz, etimiz bitti..ve yüzümüz, gözümüz kahverengi şekilde, geri döndük.

Lee dönüş yolunda tütün çiğniyordu, bense aceleyle arabayı sürüyordum.

Eliboş döndükten sonra, tekrar barda Goodloe ile domino oynamaya başladık, kızla ilgili olarak birbirimizin ağzını arıyorduk, ona saklı hazineyle ilgili olayı da anlattım.

- Şu hazineyi bulsaydım, May Martha Mangum’u bulmak için dünyanın altını üstüne getirirdim

- O kız çok daha iyi şeylere layık. Onu ben bulacağım fakat şu hazineyi nasıl buldunuzu anlatsana

Ona tüm detayları anlattım, haritayı gösterdim. Kağıda  bilgiç bir tavırla baktı, arkasına yaslandı ve sadistçe bir kahkaha patlattı.

- Sen bir aptalsın Jim!

Bilardo toplarına vururken, sıra sende. dedim.

Goodloe, tebeşirle masaya iki çentik attı ve “yirmi” dedi.

- Niye aptal oluyor muşum? Pekçok insan define buldu.

- Çünkü nehirdeki noktayı hesaplarken sapmayı hesaba katmayı unuttun, orada 9 derece Batı’ya sapma olacak, kalemini ver.

Goodloe, hemen bir zarfın üzerine bir şeyler çizdi.

- İspanyol kilisesi kuzeyden güneye olan mesafe tam loarak 22 km…senin hikayene göre bir cep pusulasıyla ölçülmüş, sapmayı hesaba katarsan hazineyi aramaya başladığın Alamito nehrinin noktası 6 km batıya kayar..

- Ne sapmasından bahsediyorsun?

- Pusulanın gerçek meridyene göre manyetik sapmasından

Ukala ukala gülümsedi..

- Bazen bu tür gizli hazineler asılsız çıkar, şu haritayı versen, istersen beraber arayalım…

Böylece iki rakip, serüven için tekrar ahbap olduk, en yakın tren yoluyla Chico’ya gittik, yine kamp malzemeleri kiraladık, aynı ölçümcü yine yolu gösterdi, sonra adamı gönderdik, gece varacağımız noktaya ulaştık, atları besledik, nehrin yanında ateş yaktık, yemek pişirdik, Goodloe de yardım etmek istedi ama eğitim ona pratik şeyleri öğretmemişti..ben iş yaparken Keats ve ya Shelley’den şiirler okudu

- Bu dizeyi May Martha çok severdi, o kız çok üstün şeylere layık  diye yineledi..

Okumak, kültür dolu bir atmosferden, toplumdan daha ala ne olabilir? Sen tahsili küümsüyorsun matematiği hafife alıyorsun ama eğer benim matematik bilgim olmasaydı ve hatanı farketmeseydin, hazineyi nasıl bulacaktın?

- Önce nehrin karşısındaki dağlara bakacağız..bak ne buldum, bu sapmalar hala şüpheye düşürür insanı, yanımda iğne getirdim ki, daima Kuzey’i göstersin.

Ertesi sabah güzel bir Haziran günü, erkenden kahvaltı yaptık, Goodloe neşeliydi, ben et pişirirken, o şiirler okudu..nehri sığ yerinden geçtik ve karşı tepeye vardık. ben bulaşık yıkarken Goodloe omzuma bir şaplak attı, ” Azizim Ulysses! Şu kıymetli haritaya bir kez daha bakayım, galiba eğer şeklinde tepeye tırmanacaktık ama öyle bir tepe göremiyorum”

- Ben görürsem söylerim. Dakika bir, gol bir, kültüre karşı galiptim.

Goodloe, haritaya bakarken tahsilli birine hiç yakışmayacak bir küfür savurdu.

- Gelsene, şuraya bak

Haritayı güneş ışığına doğru tuttu, parmağıyla bir yeri işaret etti, daha önce hiç farketmediğim, beyaz renkli bir yazı ve rakam vardı: Malvern 1898…

- Nedir bu? diye sordum

- Kağıdın imal edildiği tarih, senin hikayen ise 1863! Bu sahtekarlık!

- Bilemem, çocuk tahsilsiz ama dürüst, mütevazi bir köy çocuğuydu, belki kağıt imal edenler bir hile yaptılar..

Goodloe gözlüklerini çıkartıp, bana baktı.

- Sana kaç kez aptal olduğunu söylemiştim, bir salak çocuğun yüzünden. beni de alet ettin

- Nasıl?

- İhmalkarlığın yüzünden! Ortaokul talebesi bile planındaki hatayı yapmazdı, yeter artık, boşuna uğraştık, burama geldi!

Ben, elimde yıkanmış bir kaşıkla ona doğru

- Goodloe Banks, senin tahsilin, umurumda değil, eğitimin sana ne kazandırdı ki? Arkadaşlarına sıkıntı vermekten başka, pusulan, sapman senin olsun”  kaşığı nehrin karşısındaki tepeye doğru tutarak devam ettim:

- Ben hazine için o dağa bakacağım, gelecek misin, gelmeyecek misini karar ver, kağıttaki bir yazıyla vazgeçeceksen sen gerçek bir serüvenci sayılmazsın.

Nehir yolunda beyaz bir toz bulutu yükseldi, bu posta treniydi. Goodloe, kendisine ait eşyaları topladı, posta trenine atladı, sinirli sinirli gözlüğünü düzeltti ve toz bulutu içinde kayboldu.

Ben de bulaşıkları yıkadım, atlara taze çimen verdim, nehrin sığ yerinden karşıya geçtim ve eğer biçimle tepeye tırmandım.

Harika bir Haziran günüydü, hayatımda hiç bu kadar çok kuş, yusufçuk, kelebek, çekirge ve kanatlı yaratık, arıyı bir arada görmemiştim, gökte ve yerde uçan ne varsa buradaydı.

Eğere benzeyen tepeyi baştan sona araştırdım, gömülü bir defineye ait en ufak iz bile yoktu, ne taş yığını, ne ağaçlarda asılı bir şey, hiçbir ipucu yoktu. Tepeden aşağı indim, birden kendimi Alamito nehrine akan  küçük bir ırmağın da olduğu, güzel yemyeşil bir vadide buldum.

Orada saçı, sakalı darmadağın, deliye benzer bir adam gördüm, parlak kanatlı, dev bir kelebeği kovalıyordu. İçimden zırdelinin teki olmalı, nereden de buralara gelmiş? diye düşündüm..

Birkaç adım daha attım, ırmağın yanında asmalarla çevrili bir kulübe vardı ve çimenlerin üzerinde kır çiçekleri toplayan May Martha Mangum’u gördüm.

Doğrulup bana baktı, hayatımda ilk kez, piyano tuşları kadar beyaz yüzünün kızardığını gördüm, tek kelime etmeden ona doğru yürüdüm, elindeki çiçekleri çimenlerin üstüne bıraktı.

- Geleceğini biliyordum jim, babam sana yazmama izin vermedi ama geleceğini biliyordum…

Arabam ve atlar nehrin karşısında duruyordu, gerisini tahmin etmeniz zor olmasa gerek

Çok kez, bir adam, bütün o tahsilini, eğitimini kendisi için kullanamazsa ne faydası var derdim.

May Martha artık bana katlanıyor, meşe ağaçlarıyla dolu bir yerde, 8 odalı bir evimiz var, ağılda başlangıç olarak üçbin sığır var, ve her akşam eve döndüğümde pipomu ve terliklerimi bulamıyorum.

Ama kimin umurunda? Kimin umurunda?..

SON

Bir öğleden sonra, Cafe de la Paix’de oturmuş, Paris hayatının muhteşemliğini ve sefaletini seyrediyor ve bir yandan içkimi içerken, karşımdaki gurur ve yoksulluğun tuhaf karışımlı manzarasına bakıyordum ki, arkamdan birisi bana seslendi. Dönüp bakınca, üniversiteden bu yana görmediğim Lord Murchison’u gördüm, ona tekrar rastladığıma sevinmiştim, el sıkıştık, Oxford’dayken çok iyi dosttuk, onu çok severdim, çok yakışıklı, asil, vakurdu..hepimiz onun çok ünlü biri olacağını düşünürdük ve de açık sözlülüğüne hayrandık, onu epey değişmiş buldum, endişeli ve şaşkın gözüküyordu, sanki bir şey hakkında şüpheler içindeymiş gibiydi, bunun bir kadınla ilgisi olacağı sonucuna vardım ve evlenip evlenmediğini sordum.

“Kadınları yeterince anlamıyorum” diye cevap verdi.

- Azizim Gerald, kadınlar sevmek içindir, anlamak için değil..

- Güvenmediğim birini sevemem.

- Galiba hayatında gizemli bir şeyler var, anlat bana Gerald.

- Burası çok kalabalık, arabaya binelim, hayır, sarı bir araba olmasın, başka bir renk olsun- şuradaki koyu yeşil olanı iyi..

Biraz sonra Madeleine bulvarına doğru gidiyorduk.

- Nereye gidiyoruz diye sordum.

- Nereyi istersen, Bois’daki lokantaya, orada yemek yeriz, sen de bana kendini anlatırsın.

- Önce senden duymayı bekliyorum, şu esrarengiz şeyi anlat..

Cebinden  gümüş kilitli, küçük bir deri kutu çıkardı ve bana verdi, açtım, içinde bir kadın fotoğrafı vardı, uzun boylu, zayıftı, iri gözleri, dağınık saçlarıyla tuhaf bir görünümü vardı, medyuma benziyordu, ve pahalı bir kürk giymişti.

Bu yüz hakkında ne düşünüyorsun? Ona güvenir misin? diye sordu.

Resmi dikkatle inceledim, bana sakladığı bir şeyi olan biri gibi gözüktü, ama bu sakladığı şeyin iyi mi, kötü mü olduğunu bilmiyordum, esrarengiz bir güzelliği vardı, dudaklarındaki gülümseme de gerçekten tatlı olmaktan çok uzaktı…

Gerald sabırsızca sordu:

- Eee, ne diyorsun?

- Gizemli bir Mona Lisa…onun hakkındaki her şeyi anlat bana

“Şimdi değil, yemekten sonra” dedi ve başka şeylerden konuşmaya başladık..

Garson kahvelerimizi ve sigaralarımızı getirince, Gerald’a sözünü hatırlattım, yerinden kalktı, odanın içinde bir aşağı, bir yukarı üç kez yürüdü ve bir koltuğa gömülerek bana aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

Bir akşam, saat 5 gibi, Bond caddesinde yürüyordum, trafik neredeyse durmuştu, o kadar kalabalıktı, kaldırımın kenarında üstü açık, küçük, sarı bir otomobil duruyordu, neden bilmiyorum dikkatimi  çekti, içinde sana resmini gösterdiğim kadın vardı ve anında beni kendine çekti, bütün gece onu düşündüm.

Ertesi gün gördüğüm her arabada o kahrolası kadını aradım, ve sarı otomobili bekledim, fakat güzelimi bulamadım, sonunda onun sadece bir hayal olduğunu düşünmeye başladım. Bir hafta kadar sonra Madam de  Rastail ile akşam yemeği yiyordum, yemek saat sekizdeydi, fakat sekizbuçukta hala salonda bekliyorduk,

sonunda uşak kapıyı açtı ve Lady Alroy’un geldiğini söyledi. Bu aradığım kadındı. Gri danteller içindeki bir ay ışığı gibi, yavaşça içeri girdi, onu masaya benim buyur etmem istendi ki, buna çok sevinmiştim, oturduktan sonra tamamen masumane bir şekilde, “Lady Alroy, birkaç gün önce galiba size Bond caddesinde rastladım” dedim. Yüzü sarardı ve  çok yavaş bir sesle bana ” lütfen yüksek sesle konuşmayın, duyabilirler” dedi. Bu kadar kötü bir başlangıç yaptığım için kendimi berbat hissettim ve Fransız tiyatro oyunlarından bahsetmeye başladım, kadın çok az ve hep aynı melodik sesle, sanki birisinin duymasından korkuyormuş gibi konuşuyordu, kendimi tutkuyla ve aptalca aşık hissediyordum ayrıca onu çevreleyen, tanımlanamaz esrarlı hava merakımı cezbediyordu. Yemekten hemen sonra gidiyordu ki, onu tekrar görebilecek miyim diye sordum. Bir an tereddüt etti, yanımızda kimse var mı diye göz attı, ve sonra “evet, yarın beşe çeyrek kala” dedi. Madam Rastail’e onu bana anlatmasını rica ettim fakat tüm öğrenebildiğim şey onun Park Lane’de güzel bir evinin olduğu ve dul olduğuydu, sonra ayrılıp eve gittim.

Ertesi gün tam vaktinde Park Lane’e gittim, fakat uşak Lady Arlov’un az önce gittiğini söyledi. Çok mutsuz ve şaşkın bir şekilde klübe gittim ve uzun uzun düşündükten sonra, ona bir mektup yazıp, başka bir öğleden sonra tekrar gelme şansımın olup olmadığını sordum, birkaç gün cevap gelmedi, sonunda Pazar günü saat dörtte evde olacağını bildiren ufak bir mesaj aldım, altında da olağanüstü bir not düşmüştü: “Lütfen tekrar bana yazmayın, gelince size nedenini açıklarım”. Pazar günü beni kabul etti, çok çekiciydi, fakat giderken tekrar ona mektup yazarsam, zarfın üzerine “Bayan Knox, Whittaker Kütüphanesi eliyle, Yeşil Cadde,” yazmamı rica etti. “Kendi evime mektup yazmanızı istememin nedenleri var” dedi.

Onu sıksık gördüm, her zaman üzerinde o gizemli hava vardı, bazen üzerinde bir erkeğin baskısı var diye düşündüm ama o kadar yaklaşılmazdı ki, inanamadım. Herhangi bir sonuca varmak benim için imkansızdı, sanki müzelerdeki tuhaf kristal kürelere benziyordu, bir an berrak, bir an sisli…sonunda ona eşim olup olmayacağını sormaya karar verdim, onu ziyaret ettiğim her seferde, bana yansıttığı esrardan bıkmış, yorulmuştum, kütüphanede ona ertesi Pazartesi saat altıda gelebilir miyim diye not yazdım, evet cevabı verdi ve sevinçten havalarda uçuyordum, şimdi düşünüyorum da, sevdiğim kadının kendisiydi, esrarı ise beni deli ediyor, üzüyordu.

- O zaman mı anladın? diye bağırdım.

- “Korkarım hayır, sen kendin karar ver” dedi.

Pazartesi, amcamla yemeğe gittik ve saat dört gibi, kendimi Marlebone yolunda buldum, biliyorsun amcam Regents Park’da oturuyor, Piccadilly’ye gitmek istedim ve kestirme dar sokaklardan gittim, birden önümde Lady Arlov’u gördüm, yüzünde tül  vardı ve hızlı hızlı yürüyordu.


Caddenin sonundaki eve gelince, merdivenleri çıktı, kapının mandalını açtı ve içeri girdi. Kendi kendime “İşte esrar” dedim ve çabucak evi incelemeye koyuldum, kiralık odalarla dolu bir eve benziyordu, kapının eşiğinde mendilini düşürmüştü, aldım ve cebime koydum, sonra ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve casusluk yapmaya hakkım olmadığı sonucuna vardım ve klübe geri döndüm. Saat altıda ona uğradım, üzerinde her zaman giydiği gümüş rengi, elbisesi ve tuhaf madalyonuyla kanepede uzanmıştı, çok sevimli görünüyordu, “Seni gördüğüme sevindim, bütün gün dışarı çıkmadım” dedi. Şaşkınlıkla ona baktım ve cebimden mendili çıkartıp ona uzattım, çok sakin bir sesle ” Bunu bu öğleden sonra Cumnor sokağında düşürdünüz Lady Alroy” dedim.

Bana korkuyla baktı ama mendili almak için bir hareket yapmadı.

- Orada ne yapıyordunuz?

- Ne hakla beni sorguya çekiyorsunuz?

- Sizi seven bir erkeğin hakkı olarak! Buraya eşim olmanızı teklif etmek için gelmiştim!

Lady Alroy, yüzünü elleriyle kapattı ve gözyaşlarına boğuldu. “Bana anlatmanız gerekir” diye devam ettim. Ayağa kalktı ve yüzüme bakarak,

” Anlatacak bir şey yok, Lord Murchison.” dedi.

- Birini görmeye gittin! Ne bu gizlilik? O zaman korkudan bembeyaz oldu ve ” Kimseyi görmeye gitmedim” dedi. “Gerçeği anlatamaz mısın?” dedim, çılgına dönmüştüm, ne söylediğimi hatırlamıyorum ama ona çok kötü şeyler söyleyip, evden çıktım. Ertesi gün bana bir mektup yazdı ama açmadan geri gönderdim ve bir arkadaşımla Norveç’e gitmek için hazırlandım. Bir ay sonra döndüm ve gazetede gördüğüm ilk şey Lady Arlov’un öldüğü haberiydi!

Operaya gittiği bir gün soğuk almış, ciğerleri iltihaplanmış ve birkaç gün içinde ölmüştü. İnzivaya çekildim, kimselerle görüşmedim, onu çok sevmiştim, çılgınca..Allah’ım o kadını ne kadar çok seviyordum!..

- O caddedeki eve gittin mi?

- Evet.

Bir gün, Cumnor caddesine gittim, elimde değildi, şüphe içinde kıvranıyordum, kapıyı vurdum, hanımefendi bir kadın açtı, kiralık oda olup olmadığını sordum, odayı kiraya vereceğim fakat leydiyi 3 aydır görmüyorum, yani tutabilirsiniz…

- Leydi bu muydu? diyerek fotoğrafı gösterdim. “Evet o, ne zaman dönecek beyefendi? ” dedi. Leydi’nin öldüğünü söyledim.

- Ah, olamaz, en iyi kiracımdı, sadece odada oturmak için haftada 3 gine verirdi..

- Burada birisiyle mi buluşurdu?

Kadın buluşmadığını söyledi, hep yalnız başına gelirmiş, kimseyi görmemiş.

- Peki ne yapıyordu? diye bağırdım.

- Salonda oturur, kitap okur, bazen de  çay içerdi…

Ne diyeceğimi bilemedim, ve oradan gittim. Şimdi tüm bunlara ne diyorsun? Kadının doğru söylediğine inanmıyorsun ya?

- İnanıyorum.

- O zaman Lady Alroy o eve niye gidiyordu?

- Azizim Gerald, Lady Alroy sadece esrarengiz biri olmak isteyen bir kadındı, yüzünde tülle oraya gitmekle, kendisini bir roman kahramanı gibi hissetmesi içindi, odayı o yüzden kiraladı, aslında esrarengiz olmayan bir Sfenks’di..

- Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?

- Eminim.

Gerald, deri çantayı aldı, açtı ve kadının resmine baktı ve sonra

- Acaba?… dedi.

SON

ÖPÜCÜK – A. ÇEHOV

Ekim 16, 2008

(The Kiss – Çehov)

Mayıs’ın yirmisinde, akşam saat sekiz’de, N -  topçu birliğinin altı bataryası, geceyi geçirmek üzere Miystetçki köyünde kamp kurdular. Tam kargaşanın ortasında, kimi subaylar silahlarıyla meşgulken, kimisi kilisenin yanındaki meydanda toplanmış üstlerinin emirlerini dinlerken, tuhaf bir ata binmiş, sivil giysili bir adam, kilisenin yanına geldi. Kısa kuyrukla, sağlam boyunlu, boz renkli küçük at, sanki dans eder gibi yan yan adım atıyordu.

Adam subayların yanına gelince şapkasını çıkardı ve ,

- Ekselansları General’ın emir subayı von Rabbek, sizleri çaya davet ediyor.

At döndü, yine dans ederek gitti, mesajı getiren şapkasını tekrar taktı ve tuhaf atıyla kilisenin ardında gözden kayboldu.

Bazı subaylar, bölülerine dağılırken,

- Bu kahrolası da ne diyor? diye homurdandılar. Von Rabbek ve çayı! Çayın ne anlama geldiğini biliyoruz. dediler.

Altı bataryanın subayları da önceki yıl olan bir olayı gayet net hatırladılar. Manevralar sırasında, bir alayın subaylarıyla birlikte, tıpkı bunun gibi, çevrede malikanesi olan bir Kont tarafından çaya davet edilmişlerdi. Misafirperver, gönlübol Kont, onları yedirmiş, içirmiş, köydeki bölüklerine dönmelerine izin vermemiş geceyi orada geçirmelerini istemişti, tabii tüm bunlar çok güzeldi, daha iyisi olamazdı fakat işin beteri, emekli subay genç subayların dostluğundan o kadar memnun olmuştu ki, gün ağırana kadar parlak askerlik geçmişinden anılar anlattı, evini gezdirdi, pahalı tabloları, eski oymaları, antika silahlarını gösterdi  ve ünlü kişilerin yazılarını okudu, yorgun, bitkin düşün subaylar onu dinlediler, esnediler ve sonunda ev sahibi gitmelerine izin verince, artık uyumak için çok geç olmuştu!

Acaba bu Von Rabbek de böyle biri miyidi? Öyle birisi olsun veya olmasın, yapılacak bir şey yoktu, subaylar üniformalarını değiştirdiler, fırçaladılar, ve hep beraber beyefendinin evnii aramaya gittiler. Kilisenin meydanında ekselans’ın evine iki yoldan gidildiğini öğrendiler, küçük patikadan nehir boyunca gidip, bir bahçeye oradan da caddeye çıkınca eve gidiliyordu ya da yukarı yol kiliseden dosdoğru gidilip, köyden yarım mil uzakta ekselanslarının tahıl ambarlarına çıkıyordu.

Subaylar üst yoldan gitmeye karar verdiler.

Yolda, bu von Rabbek de kim? diye merak ettiler. “Plevne’deki N –  süvari bölüğünündeki olamaz

- Hayır o sadece Rabbe idi, von’u yoktu.

- Hava ne güzel!

Tahıl ambarlarına gelince yol ikiye ayrıldı, biri dosdoğru uzanıyor ve akşam karanlığında kayboluyordu, ötesi sağ tarafa kıvrılıp ev sahibine gidiyordu. Subaylar sağa döndüler ve daha yavaş konuşmaya başladılar. Yolun her iki tarafında kırmızı damlı, taş ambarlar diziliydi, ağır bir görünümleri vardı sanki kasabadaki barakalara benziyorlardı…önlerinde malikanenin pencereleri parlıyordu.

Bir subay ‘ Bu iyiye işaret, köpeğimiz en önde gidiyor, şüphesiz bizden önce kokuyu aldı’

Teğmen Lobitko, önde yürüyordu, uzun boylu, gürbüz, iyi beslenmiş yüze sahip, yirmibeş yaşında olmasına rağmen başında saç kalmamış, bıyıksız biriydi, en tuhafı da bir yerde kadınların bulunup bulunmadığına dair sezgileri vardı.

- Evet, bu evde kadınlar var, hissediyorum.

Kapının eşiğinde, Von Rabbek, subayları bizzat karşıladı, 60 yaşlarında, sivil giyinmiş, sevimli bir adamdı, ziyaretçileriyle el sıkıştı, onları görmekten çok mutlu ve memnun olduğunu söyledi, geceyi geçirmelerini isteyemeyeceğinden dolayı da özür diledi çünkü iki kızkardeşi ve çocukları, erkek kardeşleri ve birkaç komşusu da ziyarete geldiklerinden hiç boş odası kalmamıştı.

General herkesle tek tek el sıkıştı, gülümsedi, özür diledi, fakat geçen seneki Kont kadar sevinmiş gözükmüyordu, onları sadece formalite icabı davet etmiş gibi görünüyordu, subaylar yumuşacık halıların  üzerinde yürür ve bir yandan Generali dinlerlerken, onun kendilerini davet etmezse tuhaf kaçacağı için davet ettiklerini hissettiler, uşaklar alt katın ve antrenin lambalarını yakmak için sabırsızlanırlarken, subaylar ev halkının rahatını kaçırdıkları, huzursuzluk verdikleri hissine kapıldılar, kızkardeşler, erkek kardeşler, konu komşunun toplanıp ailece eğleneceği bir evde, tanımadıkları ondokuz subayın varlığı nasıl hoş karşılanabilirdi ki?

Salonun girişinde, subayları İmparatoriçe Eugeni’ye benzeyen, uzun boylu, kara kaşlı, zarif bir hanımefendi karşıladı, asil ve nazik bir tavırla gülümseyen kadın, onların ziyaretinden memnun ve mutlu olduğunu söyledi ve kocasının onları geceyi geçirmeleri için davet edememesinden dolayı özür diledi, misafirlerine arkasını döner dönmez asalet dolu gülümseyişi kayboluyordu, belli ki ömrü boyunca yüzlerce subay görmüştü ve artık bıkmıştı, onları evine davet etmesi ve özrü de sadece aldığı terbiye ve sosyal konumu gereği yaptığı bir hareketti.

Subaylar büyük yemek odasına girdiklerinde, içeride bir düzine kadar , genç, yaşlı hanım ve bey vardı, uzunca bir masada çay içiyorlardı, sandalyelerinde oturan bir grup adam etraflarındaki puro dumanı içinde zarzor seçiliyordu, onların ortasında, kızıl bıyıklı, yüksek sesle İngilizce konuşan bir adam ayak duruyordu, grubun arkasında açık mavi mobilyalarla döşenmiş bir oda göze çarpıyordu.

General, hoş görünmeye çalışarak yüksek sesle

- Beyler, o kadar kalabalıksınız ki hepinizi tek tek tanıştırmak imkansız, formaliteleri bırakıp, herkes kendisini tanıtsın. dedi.

Subayların bazıları ciddi, bazıları gülümseyen yüzlerle, ama hepsi de biraz şaşkın, başlarıyla selam vererek çay için masaya geçtiler.

İçlerinde kendini en rahatsız hisseden, Raboviç’di, gözlüklü, genç bir subaydı, tıpkı bir vaşak gibi bıyıkları vardı, diğer arkadaşları ciddi gözükürken, kimisi de zoraki gülümsüyordu, Raboviç’in yaban kedisi bıyıkları, gözlüklü yüzü sanki” ben tüm bölükteki en utangaç, en mütevazi ve en sıradan” adamım diyordu. Odaya girip, masaya oturduğunda gözleriyle kimseye veya bir nesneye bakamadı, yüzler, giysiler, kristal içki sürahileri, çay bardaklarından gelen buhar, güzel duvar süslemeleri, tüm bunlar birleşip, Raboviç’in duygularını alarma geçirmiş, saklanmak istemişti, sanki topluluk önünde ilk dersini verecek bir öğretmen gibiydi, gözünün öndeki her şeyi daha önce görmüş ama gördükleri hakkında çok az şey bilen biri gibiydi. (psikolojide bir insanın bir şeyi görmesine rağmen, anlamamasına psikolojik körlük denir) Biraz sonra Raboviç, etrafında gördüğü şeylere alışmaya ve daha net bakıp, gözlemlemeye başladı. Utangaç, toplum içine çıkmaya alışık olmayan bir adam olarak, onu ilk çarpan şey bu yeni ahbapların alışılmadık cesaretleriydi.

Çay masasında, general ve eşi, yaşlı iki hanım, leylak rengi elbiseli genç bir hanım, generalin küçük oğlu olduğu anlaşılan kızıl bıyıklı genç adam, kurnazca ki sanki daha önce prova yapılmış gibi- subayların arasındaki sandalyelere oturmuşlardı ve hemen hararetli bir konuşmaya başladılar, öyle ki, subayların konuşmaya katılması mümkün değildi, leylak rengi elbiseli genç hanım heyecanlı heyecanlı topçu taburunun piyade ve süvarilerden daha çok zamanı olduğunu savunurken, general ve yaşlı hanımlar aksini söylüyorlardı, konuşmalar bu minval devam etti, Radoviç, leylaklı hanımın bir kadın için böyle ilgisiz bir konuda bu kadar heyecanlı tartışmasını gözlemlerken bir yandan da kadının yüzünde gidip gelen sahte gülücüklere bakıyordu.

General ve ailesi ustalıkla subayları da tartışmaya dahil ettiler ve bir yandan kadehlerinin arkasından, bıyık altından onları incelemeye koyuldular hepsinin çayı var mı? Yeterince şeker var mı? Filan niye kekini yemiyor veya brandi içmiyor…

Raboviç, onlara baktıkça ve dinledikçe, sahte fakat olağanüstü disiplinli bu aileye olan ilgisi daha da artıyordu.

Çaydan sonra subaylar salona geçtiler, teğmen Lobitko’nun içgüdüleri onu yanıltmamıştı, içeride birçok  genç kız ve evli genç hanım vardı.  Teğmen az sonra kendisini siyah elbiseli çok genç bir kızın yanında buldu ve sanki görünmez bir kılıcı tutar gibi, kendine güvenli şekilde gülümseyerek, kızı selamladı, muhtemelen ilginç ama saçma şeyler anlatıyor olmalıydı ki, kız ilgisizce ikidebir ‘gerçekten mii?’ diyordu, adam kıza asla söz geçiremeyeceği sonucuna vardı.

Derken piyano başladı, bir valsin hüzünlü nağmeleri açık pencerelerden etrafa yayıldı, ve herkes bir sebepten mevsimin bahar olduğunu anımsadı, bir Mayıs akşamıydı, herkes güllerin, leylakların ve taze kavak yapraklarının kokusunu duyuyordu. Raboviç içtiği brandinin ve müziğin tesiriye, pencereye doğru baktı, genç adama göre, çiçeklerin, yaprakların kokuları bahçeden değil, hanımların yüzlerinden ve elbiselerinden geliyordu.

Generalin oğlu az sonra sıska, genç bir hanımı dansa kaldırdı, salonda iki kez onunla döndüler, parke zeminde kayarak, leylaklı kızın önüne geldi ve onunla dönmeye başladılar, Raboviç, kapının yanında, dans etmeyenlerle birlikte duruyordu, hayatında hiç dans etmemişti ve hayatında bir kez bile kolunu, saygıdeğer bir kadının beline dolamamıştı. Bir erkeğin hiç tanımadığı bir kadının beline kolunu dolayabilmesi, kadının da elini o erkeğin omzuna koyabilmesi çok hoşuna gitmişti ama kendisini o erkeğin yerinde düşünemiyordu.

‘Kadril’ dansı başlayınca general dans etmeyenlerin yanına gelip, iki subayı bilardo oynamaya davet etti, adamlar kabul ettiler ve salondan çıktılar, yapacak bir şeyi olmayan Raboviç de generali’in takip etmek istedi ve peşinden gitti, büyük salondan küçük salona geçtiler, sonra cam vitraylı  bir tavanı olan dar koridora, oradan başka bir odaya geldiler, kanepedeki mahmur yüzlü uşaklar derhal ayağa fırladılar, sonunda bir sürü odayı geçip, bilardo masasının olduğu küçük bir odaya geldiler ve oynamaya başladılar.

Raboviç, iskambilden başka oyun oynamamıştı ama bilardo masasının yanında durdu, ve ilgisizce oyuncuları izlemeye başladı, adamlar ceketlerinin düğmelerini açmış, ellerinde ıstakalar, oynuyor bir yandan anlamadığı şeyler söylüyorlardı, hiçbiri Raboviç’e aldırmıyordu, arada dirsekleriyle ona çarpıyor veya ıstakanın ucu adamcağıza değerse, ‘pardon’ diyorlardı o kadar, ilk tur oyun bitmeden Radoviç yorulmuştu, istenmediğini hissetti ve tekrar salona dönmeye karar verdi. Odadan çıktı.

Salona giderken başına küçük bir macera geldi. Yarı yolu gitmişti ki, yanlış yöne saptığını farketti, koridorda yüzleri mahmur uşaklar olduğunu hatırlıyordu fakat beş altı oda geçtiği halde uşaklara rastlamamıştı, hatasını farkedip, biraz geriye gitti, sağa döndü, kendisini bilardo odasına giderken görmediği, karanlık küçük bir odada buldu, orada biraz durduktan sonra, gözüne ilişen ilk kapıyı açtı ve karanlık bir odaya daha girdi, odanın diğer tarafındaki kapıdaki aralıktan loş bir ışık yansıyordu ve hüzünlü bir mazurka (bir Rus çalgısı) sesi geliyordu, bu odanın da pencereleri açıktı ve dışarıdan leylak, gül ve kavak kokuları yayılıyordu.

Raboviç hala tereddüt içindeydi, tam o sırada, hızlı ayak sesleri işiterek şaşırdı, nefes nefese kalmış, kadınsı bir ses “nihayet!” dedi ve iki yumuşak, parfüm kokulu, kadın kolu, adamın ensesine dolandı, ılık bir yanak yanağına değdi ve aynı anda da bir öpücük hissetti, fakat birden öpücüğün sahibi hafif bir çığlık attı ve zıplayarak kendini geriye çekti, Raboviç de, az kalsın çığlık atacaktı ve telaşla, ışık sızan kapıya doğru koştu.

Balo salonuna geldiğinde kalbi öyle çarpıyor ve elleri o kadar titriyordu ki, arkasında saklamak zorunda kaldı. Başta, sanki bütün balo salonundakiler bir kadın tarafından öpüldüğünü ve kucaklandığını biliyorlar gibi geldi…olduğu yerde büzüldü ve çok sıkıldı, fakat sonra herkesin eskisi gibi konuşup, dans ettiğini görünce, kendini hayatında daha önce hiç yaşamadığı bu yeni duyguya verdi. Ona çok tuhaf bir şey olmuştu, bu yeni, tatmadığı duygu baştan, ayağa onu sarıyordu, ensesine dolanan yumuşak kollar, yanağındaki bilinmeyen kişinin öpücüğü..dans etmek, konuşmak, bahçeye çıkmak ve kahkahayla gülmek istedi…utangaç, yaban kedisi bıyıklı, sıradan bir adam olduğu hakkındaki fikirlerini tamamen bırakmıştı, generalin karısı yanından geçerken, kadına öyle dostça gülümsedi ki, kadın ilgiyle ona baka kaldı. Raboviç, gözlüklerini düzelterek, kadına

- Evinizi çok beğendim dedi.

Generalin karısı gülümsedi ve evin babasından kaldığını söyledi, sonra Raboviç’e ailesinin hayatta olup olmadığını, uzun zamandan beri mi orduda olduğunu, niçin bu kadar zayıf olduğunu ve bunun gibi pekçok şey sordu. Sorularına cevap aldıkça da, daha başka sorulara devam etti ve sonunda kadının gülümseyişi her zamankinden daha dostça olmuştu ve Radoviç harika insanların arasında olduğunu hissediyordu.

Yemekte, Raboviç, robot gibi, kendisine ikram edilen her şeyi yedi ve içti, kendisine ne olduğunu anlamaya çalıştı, yaşadığı macera esrarengiz ve romantikti ama açıklaması zor değildi, belli ki bir genç kız veya evli bir hanım, bir erkekle o karanlık odada buluşma ayarlamıştı, epey bekledikten sonra, sinirden ve heyecandan Raboviç’i beklediği kahramanla karıştırımıştı, Raboviç öpücüğü bu şekilde açıklıyordu kendisine.

Ve çevresindeki kadınların yüzlerine bakarak “acaba hangisiydi?” diye düşünüyordu, genç biri olmalı çünkü yaşlı hanımlar randevu ayarlamazlar, bu hanımı parfümünden, sesinden ve elbisesinin ipeksi hışırtısından tanıyabileceğini düşünüyordu.

Gözleri leylaklı genç hanımda durdu, çok çekici olduğunu düşündü, güzel omuzları ve kolları, zeki bir yüzü, tatlı bir sesi vardı, Raboviç, ona bakarak esrarengiz kadının o olmasını diledi ama kadın biraz sahte gülümsüyordu ve burnu kırışınca daha yaşlı göründü gözüne ve siyah elbiseli kıza çevirdi gözlerini, o daha genç, sade ve içtendi, şarap kadehiyle zarif bir şekilde şarabını içiyordu, Raboviç şimdi de o kızın esrarengiz kadın olmasını umdu fakat sonra yüzünü fazla düz buldu ve gözleri diğer kadına takıldı..

Tahmin etmek güç diye düşündü, leylaklı kadının omuz ve kolları, bir ötekinin kaşları, Lobitko’nun solunda oturanın gözleri… kafasında hepsinin bir karışımını yaptı ve kendisini öpen genç kızı hayal etti ama masada öyle birisini göremedi.

Yemekten sonra yorgun subaylar teşekkür edip, kalkmaya başladılar, general ve eşi geceyi geçirmelerini teklif etmedikleri için tekrar özür diledi. Bu sefer general samimi bir şekilde ’sizleri tanıdığıma çok çok memnun oldum’ dedi. (Çünkü insanlar misafirlerini uğurlarken daha içten, daha nazik olular) “Memnun oldum, yine buyrunuz”, “Formaliteye gerek yok,” “Yukarı yoldan mı gideceksiniz, yok, bahçeden doğru karşıya geçin, aşağı yol daha yakın”

Subaylar bahçeye çıktılar, parlak ışıklar ve müziğin gürültüsünden sonra bahçe çok karanlık ve sessiz görünüyordu, bahçe kapısına kadar sessizce yürüdüler hepsi azcık çakırkeyif, mutlu, hoş duygular içindeydi, ve sessizlik onları bir anlığına düşünceye daldırdı, muhtemelen Raboviç dahil hepsi bir an bir gün kendilerinin de generalinki gibi böyle büyük bir evi, bahçesi olacak mı, sahte de olsa konuklar davet edip, onları yedirip, içirecekler miydi?…

Bahçe kapısından da çıkınca, hepsi yüksek sesle gülüp konuşmaya başladılar, here inen küçük yol boyunca yürüyorlardı, salkım söğütler suya deyiyordu, karahlık bastı iyice, yol ve nehrin kıyısı zarzor seçiliyordu, karanlık suda yıldızlar aksediyordu, nehrin karşı kıyısı ise zifiri karanlıktı am suyun hızlı hızlı aktığı seçiliyordu, karşı kıyıdaki mahmur çulluklar öttüler, bir çalılıkta bülbülün teki kalabalık subaylara aldırmadan şakıyordu, subaylar çalıların yanında durdular fakat bülbül şakımaya devam etti.

- Şuna bak, yanında durduk ama bizi takmadı bile hergele!

Sonunda yorgun argın tepeye tırmanıp, kilisenin meydanına, kamp yerine geldiler, oturup sigaralarını yaktılar, nehrin karşı yakasında kızıl bir ateş gözüküyordu, uzun bir süre bunun bir kamp ateşi mi, pencereden yansıyan ışık mı olup olmadığını tartıştılar, Raboviç de ışığa baktı ve ona sanki ışık öpücüğü biliyor da, kendisine göz kırpıyormuş gibi geldi.

Barakalarına geldiler, Raboviç çabucak soyunup yatağa yattı, Lobitko ve sakin, çok okumuş, kültürlü biri olan teğmen Merzilakov, yanında getirdiği gazeteyi okuyordu. O da Raboviç’le aynı barakada kalıyordu, Lobitko odada bir süre gezindi, sıkıntılıydı, sonra emirerine bira istetti, Mezilakov yatağına yattı, yanındaki mumu yaktı ve gazetesini okumaya başladı, Raboviç, sigara dumanı kaplı tavana bakarak, “Kimdi o kadın?” diye düşünmeye başladı.

Ensesinde hala kadının nazik kollarını, dudağının kenarında nane kokulu öpücüğünün ürpertisini hissediyordu, gözlerinin önüne leylaklı kadın, siyah elbiseli kadın, broşlar, dans edenlerin  görüntüleri geldi, gözlerini kapadı, hızlı ayak sesleri, ipek elbisenin hışırtısı ve öpücüğün sesi…neşeyle dolması…sonra emir erinin bira olmadığını söyleyen sesini duydu. Lobitko çok kızdı, bir aşağı, bir yukarı yürümeye başladı.

- Salak! Ne aptal adam yahu, bira yok diyor!

Gözlerini gazetesinden ayırmayan Merzilakov, “tabii ki buraya bira getirtemezsin” dedi.

- Öyle mi düşünüyorsun? Allah yardımcın olsun, ben olsam bu dakika hemen hem bira, hem de kadın bulurdum, gidip bulacağım da bulamazsam sahtekar olayım!

Bayağı oyalanarak, giyindi, çizmelerini giydi, sonra sessizce sigarasını bitirip, dışarı çıktı.

- Rabbek, Grabbek, Labbek! hepsinin canı cehenneme! Raboviç! Yürüyüş yapmak ister misin?

Cevap alamayınca, döndü, soyunda ve o da yatağına yattı, Merizakov iç geçirip, gazeteyi bıraktı ve mumu söndürdü. Lobitko’ysa karanlıkta bir sigara yaktı ve mmmm diye mırılandı.

Raboviç, yorganı başına çekti, kıvrıldı, kafasındaki hayalleri bütün haline getirmeye çalıştı fakat başaramadı, sonunda uykuya daldı son düşündüğü şey bir kadının onu okşadığı ve bunun onu çok mutlu ettiğiydi, aptalca- olağanüstü- ama eğlenceli, hoş- rüyasında bile bu duygulardan kurtulamadı.

Uyandığında, ensesindeki ürperti ve dudağındaki nane kokusu gitmişti ama kalbi hala akşamki kadar çoşku doluydu, neşeyle güneş ışığıyla parlayan pencerenin pervazına baktı, caddeden geçenlerin seslerini dinledi, pencere yakınındaki insanlar yüksek sesle konuşuyorlardı, Raboviç’in bataryasının komutanı Lebedetski, çavuşuyla bağırmaya alışkın, yüksek sesle konuşuyordu.

- Daha başka neler var?

- Efendim, dün içki içme yarışı yaptılar, biri güvercinin ayağına çivi çakmış, veteriner alçı ve sirke yaptı, şimdi açıyorlar..Artemiyev de sarhoş oldu, teğmen, onu yedek silahların durduğu at arabasına koymamızı emretti.”

Çavuş, Karpov’un trompetlerin yeni kordonlarını ve çadır halkalarını unuttuğunu, subayların dün akşamı general Rabbek’i ziyaret ettiğini rapor etti.

Konuşmanın ortasında, kızıl sakallı Lebedetski, pencerede belirdi, miyop gözleriyle subayların uykulu yüzlerine baktı ve günaydın dedi.

- Her şey yolunda mı?

Lobitko esneyerek,

- Atlardan birinin boynu yeni yular yüzünden çok sancıyor…

Komutanları, iç geçirdi, bir an düşündü ve yüksek sesle

- Galiba Aleksandra Yevgrafovna’yı görmem gerekecek, hoşçakal, akşama size yetişirim.

Onbeş dakika sonra, askerler yola çıktı, tahıl ambarlarının yanından geçerken, Raboviç, sağ taraftaki eve baktı, tüm pancurlar kapalıydı, belli ki ev halkı hala uykudaydı, önceki akşam kendisini öpen kadın da uyuyor olmalıydı, kadını uyurken hayal etti, büyük açık pencerleer, sabahın taze leylak, gül, kavak kokuları, yeşil ağaç dalları, bir yatak, sandalye ve üzerinde dünkü ipek elbise, minik terlikler, masanın üzerinde küçük bir saat, hepsini gözünün önüne getirdi, fakat kadının yüzünün hatları, tatlı mahmur gülüşü sanki elinden kayıp düşen porselen bir tabak gibi yok oldu..bir kilometre at sürdükten sonra, arkasına baktı, sarı kilisle, ev, nehir, hepsi bir ışık banyosuna batmıştı, mavi gökyüzünün aksettiği, güneşin gümüşi parıltılarıyla, nehir çok güzeldi, Raboviç, sanki çok sevdiği bir yakınından ayrılıyormuş gibi hissetti.

Önündeki yoldaki uzun, ilginç olmayan, yabancı sıraya baktı, solunda, sağında buğday ve başak tarlaları uzanıyordu, askerlerin başları, yüzleri ve sırtları toz, toprak içindeydi, kimi şarkı söylüyor, kimi atların üzerinde trompetleriyle birlikteydi, kimileri de sanki bir cenaze alayındaki meşale taşıyıcalarına benziyordu

Raboviç, beşinci bataryadaydı, önünde dört batarya gidiyordu, başkası için bu manzara tuhaf gözükebilirdi, tüm bölükte altı batarya vardı, atlılar muntazam atları kırbaçlıyor ve bazen bağırıyorlardı, nihayet, yorgun, argın bir çiftlik sahibinin malikanesinin yakınında durdular, Raboviç, çitin ardına baktı, iki yanı ağaçlı, güzel bir yol vardı, gözlerinin önüne güzel yolda yürüyen kadınlar getirdi..

O sırada bir bağırış duyuldu: Subaylar dikkat! Sola dön..

Bölüğün generali, iki beyaz atın çektiği bir arabayla geliyordu, ikinci bataryanın yanında durdu, bağırarak kimsenin anlamadığı bir şeyler söyledi, Raboviç’in de aralarında olduğu birkaç subay dört nala generalin yanına gittiler.

General, kızarmış gözlerini kırparak,

- Aranızda hasta olan var mı? diye sordu.

Zayıf bir adam olan General, yanıtını aldı, bir an düşündü ve subaylardan birine doğru,

- Üçüncü bataryanın sürücülerinden biri, ’ayak koruyucusu’ çıkartıp, topun ön kısmına asmış, cezalandırın onu.

Gözlerini Raboviç’e dikti ve devam etti.

- Ön askıların fazla uzun

Birkaç böyle sözden sonra General, Lobitko’ya baktı ve sırıttı.

-  Teğmen bugün çok melankolik gözüküyorsun, Madam Lopuhov’u mu özledin? Ha, beyler teğmen Madam’ı arıyor…

Bahsettiği kadın kırkını aşmış, uzun boylu bir kadındı, subaylar saygılı  saygılı gülümsediler, general çok komik bir şey söylemiş olmaktan dolayı memnun, güldü, emirerinin sırtını sıvazladı, araba ardında bir toz bulutu oluşturarak, yoluna devam etti. Raboviç, içinden ” Tüm bu olanlar bana ne kadar yabancı, general bir zamanlar aşıktı ve şimdi evlendi, çocukları oldu, yüzbaşı Vahder de öyle, Salmanov Tatar ve kabasaba ama onun bile sevdiği var…ergeç bir gün benim de bir aşkım olacak…

Kendisi de sıradan bir insandı, hayatı aleladeydi, bu hoşuna gitti ve ona cesaret verdi, o kadını ve kendisini hayal etti.

Akşam, kamp yerine vardılar, subaylar çadırlarında dinleniyorlardı, Raboviç, Merziyakov ve Lobitko bir küçük bir sandığın üzerinde akşam yemeği yiyorlardı, Merziyakov dizlerine koyduğu gazetesini okumak için sabırsızlandığından hızlı hızlı yiyordu, Raboviç bütün gün hayal kurduğundan kafası allakbullaktı, içti, konuşmadı, üç kadehten sonra çakırkeyif oldu hislerini yoldaşlarına anlatmak için karşı konulmaz bir arzu duydu.

Sesine değişik, umursamaz bir hava vererek

- Von Rabbek’lerde başıma tuhaf bir şey geldi, hani bilardo odasına gitmiştim…

Her şeyi, öpücüğü ayrıntılarıyla anlattı, anlatmasının ne kadar kısa sürmesine kendi de şaştı, halbuki sabaha kadar anlatacakmış gibi geliyordu…

Çok yalancı biri olan Lobitko, ona hiç inanmadı, şüpheyle baktı ve güldü, Merziyakov alnını büzdü, gözlerini gazetesinden ayırmadan,

- Tuhaf şey, ne acayip…adamın adını söylemeden boynuna atılıyor! İsterik biri olmalı..

Raboviç, evet öyle olmalı diyerek arkadaşının fikrine katıldı.

Lobitko, benzer bir şey bir kez benim de başıma gelmişti dedi, yüzüne korkmuş bir ifade vererek anlatmaya başladı, “geçen yıl Kovno’ya gidiyordum, 2.sınıf bilet aldım, tren kalabalıktı, uyumak imkansızdı, kondoktöre yarım ruble verdim, bavulumu aldı ve beni başka bir kompartmana koydu, uzandım, üstümü örttüm, karanlıkta birden birisi omuzuma dokundu, baktım bir dirsek, gözlerimi açtım, bir kadındı, kara gözlü, kırmızı dudaklı, dolgun göğüslü, burun delikleri ihtirasla açılıp kapanıyordu…

- Göğsünü anladık da karanlıkta dudaklarının kırmızı olduğunu nasıl gördün?

Lobitko buna gülmeye başladı, Raboviç ise bozuldu ve yatağına gitti, bir daha hiçbir sırrını anlatmamaya yemin etti.

Kamp hayatı başladı, günler birbirinin aynı geçiyordu, tüm bu günler boyunca Raboviç sanki aşıkmış gibi hissetti, davrandı, düşündü.

Akşamları arkadaşları aşk ve kadınlar hakkında konuşurlarken, onları dinledi ve kendisinin de katıldığı bir savaş anlatılıyormuş gibiydi, uykusuz gecelerdeyse çocukluğu, annesi, babası, yakın olan herkesi, tuhaf atı, Von Rabbek’i, İmparatoriçe Eugeni’ye benzeyen karısını, karanlık odayı….düşündü

Ağustos’un otuzbirinde sadece iki bataryayla, Raboviç tekrar ilk kamp yerine dönmek üzere yola çıktı, yol boyunca hayal kurdu, çok heyecanlıydı, her şeyi yeniden görmek için can atıyordu, acaba o kadını tekrar görebilecek miydi? görse ne konuşurdu? Ya da en kötüsü ya hiç karşılaşmazlarsa…

Akşama doğru ufukta kilise ve beyaz tahıl ambarları gözüktü, her saniye atıyla bir adamın gelip, subayları çaya davet etmesini bekledi ama kimse gelmedi..subaylar bir an önce köye varmak için acele ediyorlardı.

Raboviç, Von Rabbek köyülülerden geldiğimizi duyacak ve bizi davet edecektir diye düşündü, arkadaşlarınun mumları yakıp, semaverlere su koymalarına anlam veremiyordu..uzandı, mesajcıyı bekledi ama gelen giden yoktu..

Sonunda dayanamadı, dışarı çıktı, kiliseye doğru yürüdü, üç asker onu görünce ayağa kalkıp selam verdi, Radoviç de selamlarını aldı, patikaya saptı, nehrin karşı kıyısında gökyüzü kıpkırmızıydı, ay çıkmıştı, iki köylü kadın mutfakta kıvırcık lahana vs. topluyordu, her şey Mayıs’taki gibiydi, salkım söğütler de ama cesur bülbül şakımıyordu, ve taze çimen, kavak kokusu yoktu..

Radoviç, bahçeye geldi, kapıya baktı, bahçe karanlık ve sessizdi, sadece ağaçları ve yolun birazını görebildi, hiç ses yoktu, tekrar nehir kıyısına indi, ev halkına ait çarşaflar iplerde kuruyordu, Radoviç onlara dokundu, soğuk ve katıydılar..

- Ne aptallık! Ne aptallık! …diye düşündü, Von Rabbek’in mesajcısı gelmeyecekti, başkası sanarak kendisini öpen o kızı bir daha göremeyecekti..nehre bakarak, tüm dünyanın anlamsız olduğunu düşünüyordu, her şey ona boş geliyordu..

Tekrar geri döndü, fakat çadıra vardığında arkadaşlarını bulamadı, emireri atlı bir mesajcının gelip,  general Von Rabbek’in subayları çaya davet ettiğini ve oraya gittiklerini söyledi.

Raboviç’in içini çoşkun bir neşe kapladı..ama bu neşe derhal yok oldu, yatağına gitti ve kaderine lanet etti, o kızgınlıkla generalin evine gitmedi.

(Count and Wedding Guest – O’Henry)

Bir akşam, Andy Donovan, 2. Caddedeki pansiyona akşam yemeğine gittiğinde, Bayan Sçott onu genç, yeni bir pansiyoner olan Bayan Conway’le tanıştırdı. Bayan Conway, ufaktefek ve mütevazi bir kadındı, kahverengi bir elbise giymişti, tabağıyla meşguldü ve fazla ilgi göstermedi, mahcup gözlerini kaldırdı, Bay Donovan’a kısa, eleştirir bir bakış fırlattı, nazikçe ismini mırıldandı  ve tekrar pirzolasını yemeye koyuldu. Bay Donovan, zerafet ve kendisine sosyal, ticari ve siyasi konularda prestij kazandıran ışılışıl bir gülümsemeyle kadını selamladı ve sonra kahverengili hanımı düşüncelerinden silip attı.

İki hafta önce, Andy merdivenin basamaklarında oturmuş, keyifle purosunu tüttürüyordu, arkasında bir gıcırtı duydu, başını arkaya çevirdi.

Bayan Conway, kapıdan dışarı çıkıyordu, simsiyah, krep bir elbise giymişti…şey krebi…şey…ah şu küçük, siyah şeyler! şapkası siyahtı ve örümcek ağı gibi tülü vardı, kadın en üst basamakta durdu ve siyah ipek eldivenlerini giydi, elbisesinin hiçbir tarafında beyaz tek bir nokta bile yoktu.

Gür, altın sarısı saçlarını toplayıp, ensesinde düzgün bir topuz yapmıştı, yüzü güzelden çok sadeydi, fakat şu anda ışıldıyordu ve üzgün, melankolik kocaman gri gözleriyle, karşı caddedeki evlere bakarken güzel görünüyordu.

Tüm bu görünenler…siyahlar…krep…şeyy, Çin krebi giysi, üzgün bakış…siyah tülün altında parlayan saçlar (tabii ki sarışın olmanız gerekir) yas giysileri üzerine konuşmak…parkta bir yürüyüş…kapıyı doğru zamanda açmak…bütün bunlar aklından geçti…Bay Donovan, düşüncelerinden silip attığı Bayan Conway’i tekrar düşünmeye başladı, purosunun ucunu yere attı, kaç dakikadır içiyordu, yeterdi…

- Ne hoş, güzel bir akşam Bayan Conway.

Adam öyle güvenli bir tonlamayla konuştu ki, meteoroloji binasındakiler duysaydı, hava durumunu gösteren direğin sinyalini değiştirirlerdi.

Bayan Conway iç çekerek, onların güzel havadan pek hoşlanamayacaklarını belirten bir şeyler söyledi.

Bay Donavan içinden güzel havaya lanet okudu, kadının ruh haline uyması için şu anda kar, fırtına ve dolu yağmalıydı.

- Umarım akrabanız filan değildir…

Bayan Conway biraz duraklayarak,

- Akrabam değil, şey….fakat dertlerimle sizi sıkmak istemem.

- Sıkmak mı, ne demek? Sevinirim yani- çok affedersiniz- yani kimse sizin kadar üzülemez demek istemiştim.

Bayan Conway hafifçe gülümsedi, yüzü hala üzgündü

- Güldüğümüz zaman bütün dünya bizimle güler ama ağladığımız zaman da gülerler! Bunu öğrendim Bay Donovan, bu şehirde hiç dostum veya tanıdığım yok ama siz bana karşı çok nazik davranıyorsunuz, çok müteşekkirim. dedi.

Masadaki biberliği iki sefer kadına uzatmıştı.

Donovan,

- New York’ta yalnız olmak zordur. diye devam etti.

- Bu kesin, ama bu küçük şehir sakinleşip, dost canlısı olunca da pek hoş olur, Bayan Conway, parkta bir yürüyüş yapar mıydınız? Üzüntülerinizi dağıtırdınız, eğer izin verirseniz………

- Teşekkür ederim Bay Donovan, kalbi bu kadar kederli birinin arkadaşlığı size uyarsa, bana eşlik etmenizi memnuniyetle kabul ederim.

Parkın demir parmaklıklı kapısından girip, yürüdüler, sonra boş bir kanepe buldular.

Gençlerin ve yaşlıların matemi arasında fark vardır, gençlerin matemi paylaştıkça azalır, yaşlıların ise aynı kalır. Bir saatin sonunda Bayan Conway,

- Ölen benim nişanlımdı. diye açıkladı.

- Gelecek baharda evlenecektik, sakın uyduruyorum sanmayın Bay Donovan ama nişanlım gerçek bir Kont’du. İtalya’da bir malikanesi ve sarayı vardı. İsmi Kont Fernando Mazzi’ dir. Tabii babam itiraz etti, ama onunla kaçtık, babam bizi buldu, Fernando’yla düello yapacaklar sandım, babam ticaretle uğraşır bu arada…..

Sonunda babam ilkbaharda evlenmemize razı oldu.

Fernando ona ünvanının ve servetinin gerçek olduğunu kanıtladı, sonra da malikanesini hazırlamak üzere İtalya’ya gitti, babam çok gururlandı, Fernando, bana çeyizimi hazırlamak üzere birkaç bin dolar vermek isteyince babam çok kızdı, ondan bir yüzük veya hediye bile kabul etmeme izin vermedi. Fernando gemiye binip yola çıktığında, ben de şehre gelip bir şekerci dükkanında kasiyer oldum.

Üç gün önce, İtalya’dan bir mektup geldi, Fernando bir gondol kazasında ölmüş. İşte bu yüzden yas tutuyorum, kalbim hep ona ait kalacak, galiba pek iyi bir arkadaş sayılmam Bay Donovan, sizi neşeli dostlarınızdan ayırmak istemem, belki de eve  dönmek istersiniz.

Şimdi kızlar, eğer genç bir erkeği kendinize bağlamak istiyorsanız, kalbinizin ölmüş birisine ait olduğunu söylemeniz yeter, genç erkekler doğuştan mezar hırsızıdırlar! Çin krepleri içindeki ağlayan meleklerin yüreklerini tamir etmek için bir şeyler yapmak gerekir.

Bay Donovan nazikçe, ‘Müthiş üzüldüm’ dedi. ‘Hayır eve dönmeyeceğiz, ayrıca bu şehirde arkadaşınızın olmadığını söylemeyin Bayan Conway, çok üzüldüm ve inanın burada bir arkadaşınız var artık.’

Bayan Conway, mendiliyle gözyaşlarını sildi

- Madalyonumda onun bir resmi var, kimseye göstermedim ama sizin dostum olduğunuza inanıyorum, size göstereceğim diyerek, boynundaki minik madalyonun içindeki resmi gösterdi.

Bay Donovan, dikkatle, ilgiyle uzun uzun madalyondaki resme baktı, Kont Mazzini’nin resmi ilgi çekiciydi, zeki, düzgün yüzlü, yakışıklı denebilecek, arkadaşları arasında lider olacak tipli, neşeli, güçlü bir adamın yüzüydü…

Bayan Conway, ‘bu resmin daha büyüğü odamda çerçeve içinde duruyor, eve gidince size onu da gösteririm’ dedi. Fernando’dan bana kalan tek şeyler bunlar ama sonsuza kadar kalbimde kalacak.

Böylece Bay Donovan, Bayan Conway’in kalbindeki talihsiz Kont’un yerini alma görevini üstlendi, üstlendiği rolde çok başarılıyda, öyle ki, daha sonraki saatlerde Bayan Conway’le dondurma yediler, ama kadının büyük, gri gözlerindeki keder hala azalmamıştı.

O akşam merdiven sahanlığında ayrılmadan önce, nişanlısının çerçeveli resmini de gösterdi, özenle ipek bir kumaşa sarmıştı, Bay Donovan, inanamıyormuş gibi bir ifadeyle resme baktı.

- Bu resmi bana İtalya’ya gideceği gün vermişti, ben de buna baktırarak madalyonumdaki minik resmi yaptırdım.

Bay Donovan, samimi bir şekilde, ‘çok hoş bir adammış’ dedi. Bayan Conway, Pazar öğleden sonra sizinle Coney’e gitmekten büyük mutluluk duyardım.

Bir ay sonra diğer pansiyonerlere ve pansiyon sahibi Bayan Scott’a nişanlandıklarını duyurdular. Bayan Conway siyah giymeye devam etti.

Nişanlarından bir hafta sonra, ikisi parktaki aynı kanepede oturuyorlardı. Ağaçların yaprakları ay ışığında büyülü bir manzara yaratıyordu. Fakat Donovan’ın yüzünde bütün gün tuhaf bir sıkıntı vardı ve o akşam adam o kadar sessizdi ki, aşık olduğu kadın bunun nedenini sormadan edemedi.

- Mesele nedir? Bu akşam çok sessiz ve çok kötü görünüyorsun.

- Bir şey yok Maggie.

- Hayır bir şey var, ve bilmek istiyorum, eminim başka bir kızı düşünüyorsun, tamam madem öyle niye ona gitmiyorsun? kolunu çekersen sevinirim.

- Pekala söyleyeceğim, fakat sanırım anlayamayacaksın, Mike Sullivan’ı duymuşsundur değil mi? Herkes ona ‘koca Mike’ der.

- Hayır duymadım, senin üzüntülü olmana sebep oysa, duymak da istemiyorum, kimmiş o?

- New York’un en güçlü adamıdır, istediği her şeyi yapabilir, siyasi gücü de çok, enine boyuna bir adamdır, kapılardan sığmaz, ona karşı bir şey söylersen, anında milyonlarca adam boğazına sarılır! o gelince krallar bile tavşanlar gibi deliklerine kaçarlar!

Şeyy, Koca Mike benim arkadaşımdır, Mike, ufak tefek veya yoksul birinin dostu olacak kadar büyük biridir, geçenlerde kendisiyle karşılaştık, elimi sıktı, benim hakkımda iyi şeyler duyduğunu, benimle gurur duyduğunu söyledi, bana içki ısmarladı, puro içtik, ona evleneceğimi söyledim, kendisine de davetiye yollamamı, düğüne geleceğini söyledi, ve söylediğini de yapar.

- Anlayamayabilirsin Maggie ama ‘Koca Mike’ı düğümüzde görmek için bileğimi kesebilirim, bu hayatımın en gururlu anı olacak. İşte o yüzden böyle düşünceliyim…onun birisinin düğününe gitmesi büyük bir olay..

- O zaman niye davet etmiyorsun?

- Bir sebebi var, burada olmaması gerekiyor ve sebebi var ama bunu bana sorma, sana söyleyemem.

- Ah, aldırmıyorum, tabii politik bir neden olmalı, ama bana gülümsememen için bir neden olamaz.

- Maggie, beni de Kont Mazzini’yi düşündüğün kadar düşünüyor musun?

Erkek biraz bekledi ama Maggie cevap vermedi, sonra kız erkeğin omuzuna yaslanıp, ağlamaya başladı, sarsıla sarsıla ağlıyor, nişanlısını sımsıkı sarılmıştı ve Çin krebi elbisesi gözyaşlarıyla ıslanıyordu.

- Sana yalan söyledim. Benimle asla evlenmeyeceksin belki de sevmeyeceksin artık, ama sana söylemek zorundayım, Kont diye biri yok, hayatımda hiç sevgilim olmadı, ama bütün kızların vardı ve hep sevgililerinden bahsediyorlardı, ben de bir fotoğrafçıya gittim, bu resmi satın aldım, küçük bir tane de madalyonum için yaptırdım, ve bu Kont hikayesini de tamamen uydurdum, böylece siyahlar giyebilecektim, siyah bana çok yakışıyor, kimse bir yalancıyı sevmez, utancımdan ölebilirim Andy, kimseyi senin kadar sevmedim, hepsi bu…

Fakat Andy’nin onu silkip atmasını beklerken, Andy kollarını ona daha sıkı sardı.

- Beni affedebilecek misin Andy?

- Elbette, Kont’u mezarına geri gönderebiliriz, düğün günümüzden önce bunu yapmanı bekliyordum Maggie.

Maggie, Andy’nin kendisini affettiğinden tamamen emin olunca, utangaç bir gülümsemeyle,

- Kont hakkında söylediğim bütün o hikayeye inandın mı? diye sordu.

Andy, purosunu yakarken,

- Şeyy, tam olarak inandım sayılmaz, çünkü madalyondaki resim ‘Koca Mike’ın resmiydi.

SON

ŞAKA – A. ÇEHOV

Ekim 16, 2008

(The Joke – Çehov)

Parlak bir kış günü ortasıydı, Nadenka’nın başında ve buklelerinde soğuk buz tanecikleri vardı, üst dudağı da gümüş rengi kar tanecikleriyle kaplanmıştı, kolumu tutuyordu ve ikimiz yüksek bir tepede duruyorduk, durduğumuz yerin aşağısında, güneş sanki ayna gibi yansıyordu, yanımızda yanları parlak kırmızı kumaş kaplı küçük bir kızak vardı.

- Hadi Nadenka Petrovna, bir kere kayalım, sadece bir kez, emin ol hiçbir şey olmaz, canın yanmaz!

Fakat Nadenka korkuyordu, buz gibi tepe ona korkunç, sonsuz bir uçurum gibi geliyordu, ona kızağa binmesini söylerken, aşağı bakakarak, nefesini tuttu, ya aşağı kayarken uçuruma düşerse? Ölebilir, aklını kaybedebilirdi.

- Seni temin ediyorum, korkamaman gerekir, bu korkaklık!

Sonunda Nadenka razı oldu, yüzünden ölümcül bir korku içinde olduğunu görüyordum, onu kızağa oturttum, titriyordu ve yüzü bembeyazdı, kollarımı ona doladım, ve tepeden aşağıya bıraktık kendimizi.

Kızak mermi gibi uçtu, rüzgar yüzümüzü yalıyor, kulaklarımızdan içeri giriyor, sanki kızgınlıkla kafamızı koparmak istiyordu, rüzgarın basıncından zorlukla nefes alıyorduk, sanki bir şeytan bizi pençelerinin arasına almış, cehenneme doğru sürüklüyordu, çevremizdeki her şey sadece bir çizgi haline dönüşmüştü, sanki yok olacaktık,

Yavaşça ‘Seni seviyorum Nadenka’ dedim.

Kızak gittikçe yavaşladı, rüzgarın uğultusu ve anaforu artık o kadar korkunç değildi, nefes almamız kolaylaşmıştı, ve sonunda yamacın dibindeydik, Nadenka ölmekten beter olmuştu, yüzü bembeyazdı ve zor nefes alıyordu, kalkmasına yardım ettim.

Gözleri dehşet içinde açılmış bir şekilde bana bakarak:

Bir daha hiçbir güç bana böyle bir şeyi yaptıramaz dedi. Hiçbir şey, korkudan öldüm!

Biraz sonra kendine geldi, soran gözlerle bana baktı, gerçekten o üç kelimeyi söylemiş miydim yoksa kasırganın gürültüsünden ona mı öyle gelmişti…ben de arkasında durmuş sigara içiyor ve eldivenlerime bakıyordum.

Koluma girdi ve buz tutmuş tepede uzun bir süre geçirdik, soru onu rahat bırakmıyordu, bu sözleri duymuş muydu duymamış mıydı? Evet mi, hayır mı? Evet mi, hayır mı? Bu soru hayat memat sorusuydu, gurur, onur sorusuydu..çok önemli bir soruydu, dünyadaki en önemli soruydu. Nadenka, sabırsızca, üzgün bir şekilde yüzüme baktı, konuşmayacağımı anlayınca kendisi konuştu, Ah! Şu güzel yüzdeki duygular! kendisiyle mücadele ediyordu, bir şey söylemek, bir şey sormak istiyordu ama kelimeleri bulamıyordu, üzgün, şaşkın ve korkmuş gibiydi…

Bana bakmadan

- Biliyor musun dedi.

- Neyi?…

- Hadi tekrar kayalım!

Tekrar tepeye tırmandık, beyaz ve tirtir titreyen Nadenka’yla kızağa oturduk, ve yeniden korkunç boşluğa uçtuk, yeniden rüzgarın uğultusu, kasırganın anaforu, ve kızağımız en hızlı, en gürültülü uçuşunu yaparken, yavaş bir sesle:

- Seni seviyorum Nadenka dedim.

Kızak durduğunda, kaydığımız tepeye baktı sonra benim ilgisiz ve tutkusuz sesimi dinledi, tüm yüzünde büyük bir şaşkınlık okunuyordu, yüzünde ‘ne demek istiyor? Kim söyledi bu sözleri? O mu? Yoksa sadece bana mı öyle geldi? diyen bir ifade vardı.

Emin olamamak onu endişelendirmişti, zavallı kız sorularıma cevap veremedi, neredeyse ağlamak üzereydi.

Eve dönsek mi? diye sordum.

Şeyy…ben bu kızakla kayma işini çok sevdim, bir kez daha kayalım mı?

Kızakla kaymayı ‘sevdiğini’ söylüyordu ama geçen iki seferde olduğu gibi, yüzü yine bembeyaz, tirtirtitriyordu kızağa binerken, korkudan zor nefes alıyordu.

Üçüncü kez tepeden aşağı uçtuk, yüzüme, dudaklarıma baktığını gördüm ama mendilimi ağzımın üzerine koydum, öksürdüm ve yamacın yarısındayken, yine

- Seni seviyorum Nadya, demeyi başardım.

Ve esrar yine çözülmedi! Nadenka, sessizdi, bir şeyler düşünüyordu, yavaş yavaş yürüyordu, ona bu üç kelimeyi söyleyip söylemeyeceğimi merak ediyordu, ruhunun acı çektiğini hissettim, şöyle haykırmamak için kendini sanki zor tutuyordu:

- Bunları rüzgar söylemiş olamaz! Ve rüzgarın söylemiş olmasını istemiyorum!

Ertesi sabah küçük bir mesaj aldım.

- Bugün de kızakla kaymak istiyorsan, bize gelen. N.

O günden sonra her gün Nadya’yla kızak kaymağa gittim. Ve tepeden kayarken, her seferinde yavaş bir sesle ‘Seni seviyorum Nadya’ dedim.

Zamanla, bu sözler, alkol ya da uyuşturucu gibi Nadya’da bağımlılık yaptı, bu sözleri duymadan yaşıyamıyordu, önceden buz tutmuş tepeden aşağı kaymak onu gerçekten çok korkutuyordu, fakat şimdi korku ve tehlike, sevgi sözcüklerine tuhaf bir cazibe katmıştı, üstelik sözler, eskiden olduğu gibi esrarını koruyordu, şüpheli iki kişiydik: ben ve rüzgar…Nadya aşk sözlerini hangisi söylüyordu hala bilmiyordu, fakat artık aldırmıyordu da, içkiyi hangi kadehten içtiğinizin önemi yoktur yeter ki, sizi zehirlemesin…

Öğleyin bir ara buz tutmuş paten sahasına geldim, paten kayan kalabalığın arasına karıştım, o sırada Nadenka’yı buz tutmuş tepeye tırmandığını gördüm, ve beni arıyordu, tek başına çıkmaktan korkmuştu hem de nasıl, yüzü bembeyazdı, fakat çok kararlıydı ve korkusuna rağmen tepeye tırmandı, belli ki, bir deneme yapacaktı, ben yokken de aşk sözcüklerini duyacak mıydı? kızağa binerken solgun dudaklarının korkuyla aralandığını gördüm, gözlerini kapadı ve dünyaya hoşçakal diyerek kaymaya başladı, Whrrrrr….Nadenka o sözleri duydu mu, duymadı mı bilmiyordum, sadece kızağın üzerinden bitkin ve solgun bir halde kalktığını gördüm, yüzünden sözleri duyup duymadığını kendisinin de anlamadığını söyleyebilirdi, kayarken duyduğu dehşetten ne ses, ne başka bir şeyi duyabilecek, anlayabilecek halde değildi çünkü…

Fakat sonra Mart ayı geldi…ilkbahar güneşi çok nazikti…buzdan tepemiz parlaklığını yitirdi, siyahlaştı ve sonunda eridi. Kızakla kaymayı bıraktık, zavallı Nadenka’nın şimdi nerede olduğunu bilmiyorum.

Yola çıkmadan iki gün önce, akşamüstü küçük bahçede oturuyordum, Nadenka’nın evi ile aramızda bir çit vardı, bayağı soğuktu, kış hala hükmünü sürdürüyordu, ağaçlar cansızdı ama yine de ilkbaharın kokusu vardı, çite doğru gittim ve çitin aralığından Nadenka’nın evini gözetlemeye koyuldum,  Nadenka verandaya geldi, ve gökyüzüne doğru kederli bir şekilde bakmaya başladı, bahar rüzgarı üzgün, solgun yüzüne çarpıyordu…buz tutmuş tepede, kızakla kayarken, o üç kelimeyi duyduğu anı hatırlıyordu, ve yüzü çok çok kederli bir hal aldı, yanağına bir göz yaşı damladı, zavallı çocuk kollarını uzatarak sanki rüzgarın tekrar o üç sözcüğü söylemesini istedi, ve ben, rüzgarın esmesini bekleyerek yavaşça,

- Seni seviyorum Nadya dedim.

Şükürler olsun! Nadenka’nın yüzü değişti! Bir çığlık attı, tüm yüzü güldü, neşeli, mutlu görünüyordu, kollarını uzatarak rüzgarı kucakladı.

Ve ben de bavullarımı toplamaya gittim.

Bu çok uzun yıllar önceydi, Nadenka şimdi evli…kendi isteğiyle mi, isteğinin dışında mı evlendi bilmiyorum, bu önemli değil, saygın bir yönetici asistanıyla evlenmişti ve üç çocuğu vardı, vaktiyle onunla kızak kaymaya gittiğimizde rüzgarın ona söylediği ‘ Seni seviyorum Nadenka’ unutulmamıştı, bu onun hayatındaki en mutlu, en dokunaklı, en güzel hatırasıydı..

Fakat, şimdi artık yaşlandığımdan, o sözleri neden söylediğimi anlayamıyorum, bu şakayı ne sebepten yapmıştım…

SON

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.